MÜZEDEN HABERLER


*"HATIRALAR GALERİSİ" bölümümüz açıldı.

*Yavuz PEKMAN "BİR GÜZEL YAYGARA" başlıklı yeni yazısıyla tiyatromuzesi.org'da

*Levend YILMAZ tiyatro tarihimize ışık tutan yazılarına devam ediyor. "ADANA BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROSU" tiyatromuzesi.org'da

*"AVNİ DİLLİGİL SERGİSİ" açıldı.

* "SAHNE ARKASI" bölümümüz açıldı.Fotoğraflar menüsünden bu bölüme ulaşabilirsiniz.

*Sitemize üye olarak yeni gelen eserlerden haberdar olabilir,ana sayfadaki yazılara yada müzemizdeki eserler için yorum yazabilirsiniz.






Brett Bailey’in 27 Mart 2014 Dünya Tiyatro Günü mesajı
Bastırılması olanaksız Gösteri Ruhu insanların toplandığı her yerde açığa çıkar.
Ufacık köylerin ağaçları altında, küresel metropollerin yüksek teknik donanımlı sahnelerinde; okul salonlarında ve tarlalarda ve tapınaklarda; kenar mahallelerde, kent meydanlarında, toplantı merkezlerinde ve yoksul bölgelerin bodrum katlarında insanlar türümüzün karmaşıklığını, çeşitliliğini, kırılganlığını kanlı canlı varlıklarıyla, nefesleriyle, sesleriyle dile getirerek sohbet etmek için yarattığımız kısacık ömürlü tiyatro dünyalarında birbirlerine sokulurlar.
Toplanmamızın hedefi ağlamak ve anımsamaktır; gülmek ve düşüncelere dalmaktır; öğrenmek ve onaylamak ve hayal etmektir. Teknik hünerlere şaşıp kalmak, tanrıları canlandırmaktır. Güzellik ve şefkat ve canavarlık yaratma gücümüz karşısında hayranlıktan hep birlikte soluksuz kalmaktır. Oralarda enerjimizi artırmak ve daha da güçlenmek için toplanırız. Değişik kültürlerimizin zenginliğini kutlamak, bizi bölen sınır çizgilerini eritmek için.
Bastırılması olanaksız Gösteri Ruhu insanların toplandığı her yerde açığa çıkar. Ortak özelliklerden kaynaklanır, değişik geleneklerimizin maskelerini takınır, kılıklarına bürünür. Dillerimizi ve ahenklerimizi ve el hareketlerimizi hizmetine alır, topluluğumuzun ortasında bir ortak boşluk yaratır.
Ve bizler, o kadim ruhla işbirliği yapan sanatçılar, onu kalplerimize, düşüncelerimize ve gövdelerimize sindirerek benimsemek zorunda kaldığımızı hissederiz. Öylece gerçeklerimizi bütün olağanlıkları ve pırıl pırıl gizemleriyle açığa vurmuş oluruz.
Gelin görün ki şu çağda milyonlarca insan hayatta kalmak için çabalamakta, baskıcı düzenlerin ve yırtıcı kapitalizmin pençesinde acı çekmekte, çatışmalar ve cefalardan kaçışmakta; özel yaşantımıza gizli servisler burunlarını sokmakta ve sözlerimiz mahremliğe saygısız hükümetlerce sansürlenmekte; ormanlar bitirilmekte, canlı türleri yok edilmekte, okyanuslar zehirlenmekte; açığa vurmak zorunda kalacağımız ne var ki?
Bu dünyada güçler eşit değil. Değişik egemenlik düzenleri tek ulusun, tek ırkın, tek cinsin, tek cinsel tercihin, tek dinin, tek ideolojinin, tek kültürel çerçevenin ötekilere üstün olduğuna hepimizi inandırma çabasında. Böyle bir dünyada sanatlarla toplum gündemleri arasındaki bağların koparılması için direnmek gerçekten savunulabilir bir tutum mudur?
Bizler, arenaların ve sahnelerin sanatçıları, piyasanın kendi işine gelen siparişlerine uymakta mıyız? Yoksa elimizdeki gücü sağlamca kavrayarak toplumun kalbinde ve kafasında temiz bir yer açıyor, insanları çevremizde topluyor, onları esinliyor, büyülüyor, bilgilendiriyor, öylece bir umut ve açık yürekli işbirliği dünyası yaratıyor muyuz?

Çeviren : Refik Erduran

Bu yazı www.iti-worldwide.org sitesinden alınmıştır.

 

 

1964 yılında Muhsin Ertuğrul tiyatro'nun Haysiyet Divan'ına verilir. Belediye Meclisi bu olaya neden olarak, Muhsin Ertuğrul'un Türk Tiyatrosu dergisinin 364 üncü sayısında yayımladığı baş yazıyı gösterir. Daha sonra dergi "Perde Açılıyor..." başlıklı bu yazı dergiden yırtılarak satışa sunulmuştur.

 

PERDE AÇILIYOR...

 

Geçen yıl Şehir Tiyatrosu, İstanbul'un çeşitli semtlerinde 1277 temsil verdi. Bu 1277 temsilin 900 temsilini yerli yazarlarımızın 15 piyesi, geri kalan 377 temsilini tercümesi oynanan 10 eser teşkil ediyor.

Yerli yazarlarımıza teşekkürler ederken öz çocuklarının eserlerine bu büyük ilgiyi gösteren sayın İstanbullulara da minnetle bağlılığımızı ulaştırırız. Bir mevsimde yalnız bir tiyatroda 15 Türk piyesi şimdiye kadar hiç görmediğimiz hir sayı.

Bir yönümüz böylesine gelişirken, tiyatronun bağlı olduğu İstanbul Belediyesinin Şehir Meclisinde tatsız tutsuz, ipe sapa gelmeyen, onların bilgi ve ihtisas sınırlarını aşan ahenksiz sesler yükseldi. Bir bakıma iyi oldu. Çünkü bu sesleri çıkaranların tiyatro konusunda hiçbir şey, ama hiç birşey bilmedikleri, hatta kendi görevlerini de iyi kavrayamadıkları ortaya çıktı. Bunları kendilerine açıklamayı, tarih önünde, kendime borç bildim. Bana bu fırsatı verdikleri, kendilerinden sonra geleceklere de ders olacağı için teşekkür ederim.

-2-

Baylar, bayanlar, niçin bilmediğiniz şeylere burnunuzu sokarak, kendinizi küçük düşürüyorsunuz? Az çok okur yazar kişiler bilirler ki, tiyatro çok eski bir kurumdur. Tarih, medeniyet tarihiyle at başı beraber yürür. Önümüzdeki yıl «Delphi» de, kuruluşunun 2500'üncü yaşı kutlanacak. Sizlerin, bu kadar eski bir geçmişi olan tiyatronun bugüne kadar geçirdiği değişiklikleri bilmenize imkan var mı?

Kurulduğu günden bu yana tiyatrolar hürriyetlerini, özgürlüklerini muhafaza etmişlerdir. Her tiyatro, örgüt bakımından bazı yerde devlete, bazı yerde belediyeye bağlıdır ama işine ve idaresine sanatçılardan gayrisi burnunu sokmamıştır. Çünkü tiyatro, Aristophanes zamanından beri topluma önderlik eder, devleti, hükûmeti idare edenIeri denetler. Her konuda yol gösterir. Görevi, gerçeği, güzeli, iyiyi tanıtmaktır. Bunu nasıl yapar, bilir misiniz? Şöyle: Gerçeği; yalancıların, mürailerin, yobazların, dalaverecilerin, gözü doymaz midecilerin ahlâksızlığını, kapkaçlığını, kalpazanlıklarını ortaya koyarak gösterir.

Güzeli; salak kocalarla şıllık karıların çirkinliklerini çişindirerek, maskelerini al aşağı ederek gösterir.

İyiyi; kötülüklerini arayıp bulup deşerek, teker teker halkın gözü önüne sererek gösterir.

İşte bunları görmek istemeyenler, daha doğrusu kendilerini bunlar arasında tanıyanlar aynaya yazarlar, sahneyi basarlar, bu eski bir âdettir.

Aristophanes eserlerinde, o günkü cemiyetin en çok üstünde durduğu konularla uğraşır, onlarla eğlenir, en önemli, en gözde insanları denetler, hicveder, yerer, hatta Tanrılarla bile eğlenirdi. Eski Yunan'da tiyatronun görevi toplumun yararına güdülecek amacı çizmekti. Onun için Eflatun, Atina cumhuriyetinin demokrasiyle değil, Theatrocratile ile idare edildiğini söylemiştir. Resmi iktidar çevresinin dışındaki gerçek iktidar yalnız tiyatrodaydı. Bugün dünyada basının yaptığı görevi tiyatro yapıyordu. Gören göz, işiten kulak, söyleyen ağız, hüküm veren hakim sorguya çeken savcı tiyatroydu.

Hiç bir devirde tiyatro, bu hükûmet dışı eleştirme, denetleme yönünü kaybetmemiştir. Fransa'da Moliere, sahte dindarları mürailikle suçlar, Almanya'da genç Schiller, «Haydutlar» piyesiyle «Mannheim» tiyatrosunun sahnesinden iktidardaki haydutlara seslenirdi, Alman imparatoru; Cerhart Hauptmann'ın «Dokumacılar» piyesini oynadığı için Reinhard'ın tiyatrosundaki locasını bırakmış, ama tiyatronun hürriyetine karışmamıştı. Hitler'in yüzüne; en parlak devrinde Marquis Posa'nın ağzından, «Efendimiz, düşünce hürriyeti veriniz,» diye bağıran Berlin'de Deutsches Theater sahnesi olmuştu. En koyu istibdat altında bile tiyatro, her yerde, her zaman hürriyetini korumuştur.

Haydi bu zevat bunları okumadılar, duymadılar diyelim. Yakın yılların Türk tiyatro tarihini de mi işitmediler? Memleketimizde tiyatronun çocukluk çağı sayılan senelerinde sarayın istibdadı, zaptiyesi, sansürü, zindanı, sürgünü altında bile tiyatronun Osmanlı imparatoruna baş kaldırdığını kafa tuttuğunu da mı okumadılar?

Vatan şairi Namık Kemal, başyazarlık ettiği «ibret» gazetesindeki ilerici yazıları için değil, Gedikpaşa Tiyatrosu'nda oynattığı piyesi için sürülmüştü.

1873 nisanında Magosa'ya sürmek için Namık Kemal'i Gedikpaşa Tiyatrosu'nda yakaladılar, oradan alıp götürdüler. Tiyatro her zaman olduğu gibi o günlerde bile öncülerin tek sığınağı olmuştur. Her zaman, her yerde olduğu gibi gericileri ürküten, kötüleri korkutan niteliğini bugün de kaybetmemiştir.

O zamanlar padişahın emriyle saray başkâtibi Ali Rıza Paşa tarafından sadrazâmlığa gönderilen şu mektuba bir bakınız:

«Tiyatroda icra olunan oyunla tertip edenler tarafından aslâ ehemmiyet verilmeyip «hürriyet» kelimesinin dahi haddinden fazla kullanılarak birtakım münasebetsiz oyunlar oynandığından bundan böyle bunun gibi ahlâk bozucu olan oyunların yasak edilmesine dikkat ve itina olunması.»

Bu vesika ile, Şehir Meclisinden tiyatroya dil uzatan ağız arasındaki benzerliğe bakınız bir kere.

Önce bilinmesi gereken şeyşudur: Tiyatro, her gün değişen hükûmetlerin, midecilerle dolan partilerin üstünde bir kurumdur. Toplum ona ancak «hürriyet»i, özgür çalışması için ödenek verir.

İstediğimiz zaman biz; İbsen'in «Halkın Düşmanı» nı oynar, çoğunluğu aldatan cahil belediye reislerinden örnekler gösteririz. İstediğimiz zaman biz, rüşvet alan memurları, bilgisiz maarif nazırlarını sahneye çıkarırız. Bunlar için ne Şehir Tiyatrosuna, ne Devlet Tiyatrosuna dil uzatmaya kimsenin hakkı ve yetkisi yoktur.

Şehir Meclisi üyelerinden bir kaçı, eğer tiyatroyu özel çiftlikleri, sanatçılarını da parayla tutulmuş kâhyaları sanıyorlarsa, uyansınlar. Bu tiyatro, sanatçılarındır. Belediyeyle ilgisi, şehirliden vergiyi belediye topladığı ve tiyatro toplumun hizmetinde olduğu bu vergiden payına düşeni belediye kanalıyla aldığı içindir. Tiyatro; hükûmetlerin veya belediyelerin lûfuyla yaşayan bir arpalık değildir. Aldığı ödenek; topluma verdiği yüksek ruh ziyafetinin, seyirciye yaptığı eğitim ve kültür görevinin karşılığıdır.

-3-

Almanya bugün 233 tiyatrosuna 300 milyon mark veriyorsa, bu yardım tiyatroların «hürriyet» içinde çalışmaları, ve özgürlüklerini koruyabilmeleri içindir. Nitekim son yıllarda hükûmet ve yobazlar çevresinde büyük gürültüler doğuran Papalık aleyhindeki Hochhoth'un Stellvertreter piyesine karşı gericiler tarafından yapılan ayaklanmalara rağmen oyunu kesmeyen, sahneden kaldırmayan, işte bu özgürlük ve hürriyet ruhudur.

-4-

Tiyatro; topluma doğru rotayı çizen bir pusula, memleketin kültür derecesini ölçen bir termometredir.

-5-

Bu konuda söylenecek, yazılacak çok şeyler var daha.

 

 

"Tiyatro, muayyen bir gayesi olan mabettir. Sahne el çabukluğuyla kılık değiştiren bir meydan değildir. Tiyatro sakıncalı hazım sandalyalarında geviş getirenlere mahsus, istirahat koğuşu olamaz."

Neyyire NEYİR/ Perde ve Sahne/No:1/1941

Türk Tiyatro tarihinde kadın oyuncuların sahneye çıkmak için verdiği mücadelenin ilk fedaisi Afife Jale'dir. 10 Kasım 1918'de Behire, Memduha, Beyza, Refika ve Afife adlarında beş Türk kızı Darülbedayi'e kabul olunmuşlardı. İçlerinden bir kısmı Darülbedayi'e bir süre devam ettikten sonra tiyatroyu bırakmışlardı. İlk aday oyuncu (mülâzım artistlik) kadrosuna kabul olunan 5 lira aylıkla Afife olmuştu. Aynı gün (8 Aralık 1918) Refika'da 6 lira aylıkla "suflör" yardımcılığına atanmıştı.[1] Afife, sahneye ilk defa Kadıköy'deki Apollon Tiyatrosu'nda (bugünkü Kadıköy Reks sineması) Yamalar adlı oyunda oynayan Eliza Binemeciyan'ın Darülbedayi'den ayrılıp Paris'e gitmesi üzerine Emel rolüyle sahneye çıkar. Afife o günden sonra polisle tam bir köşe kapmaca oynar. Defalarca tiyatroyu basan polislere yakalanmaması için kaçırılır, evlerde saklanır, kılık değiştirir. Ancak 27 Şubat 1921'de Dalihiye Nezareti'nin 204 sayılı yazısıyla Müslüman Türk Kadınlarının sahneye çıkması yasaklanınca, Darülbedayi yönetim kurulu 8 Mart 1921'de Afife'yi tiyatrodan çıkartır. Afife her ne kadar sahneden indirilmişse de, Fikret Şadi'nin Milli Sahnesi ile çıktığı Anadolu turnesinde Türk kızlarını sahneye çıkmaları için özendirmiş, hatta bir kaçının sahneye çıkmalarını sağlamıştır.

Sahneye çıkamayan Türk kadını 1923 yılında kendini sinemada gösterir. Muhsin Ertuğrul, Halide Edip Adıvar'ın aynı adlı romanından uyarlanarak çekeceği Ateşten Gömlek filminde Türk kadınlarını oynatmaya karar verir. "...Bağımsızlık savaşının bir kesitini veren bu ulusal filmde, kadın rollerini de Türk kadınlarına oynatarak, bunu ileride sahneye yönelebilmeleri için kaçırılmaz bir fırsat biçiminde değerlendirmek istedim. Ateşten Gömlek'teki hemşire rolünü Muvahhit'in eşi Bedia (Muvahhit) Hanım'a önerdim. O günlerin kısıtlı düşünce ortamına sığmayan bir cesaretle bu öneri uygun karşılandı. Romandaki köylü kızı Kezban rolü için gazetelerde duyurular yaptık. Bir tek başvuran oldu : Münire Eyüp adında bir öğretmen okulu mezunu...O aralık dilbilgisi için Kolej'e gidiyormuş. Halide Edip, kadın rollerinin Türk kızlarınca oynanmasına pek sevindi."[2]

21 yaşında okulu yeni bitirmiş genç bir muallime tüm cesaretini toplayarak gazetede gördüğü ilan üzerine, üstelikte bir filmde oynamak için başvurmuştu. Vasfi Rıza, Münire Eyüp'ü (Neyyire Neyir) ilk gördüğü günü şöyle anlatır; ...Kemal Film'in bürosu, Sirkeci'de "Ali Efendi Sineması" üstündeki iki küçük odanın içindeydi. O gün oraya uğradığım zaman, Neyyire'yi ilk defa görüyordum. Kolej'de talebe imiş. "Film için müracaat etti Muhsin'i bekliyor" dediler. O bekleyiş çok sürmedi. Film'de Türk kadınlarını oynatmayı kafasına koyan Muhsin Ertuğrul, Halide Edip'in de onayıyla Kezban rolünü Neyyire'ye verdi. Peki daha önce sadece birkaç okul piyesinde oynayan, kamera karşısına ilk defa geçecek olan genç kız, giriştiği bu zor işin altından kalkabilecek miydi? Kalktı. Münire Eyüp daha girdiği ilk sınavdan başarıyla çıktı. Yeni Mecmua dergisinde, filmle ilgili çıkan bir yazıda Kezban rolünden şöyle bahsediliyordu; "...fakat filmin şaheser kısmı Kezban rolündedir. Kezban, Ateşten Gömlek romanında Anadolu kadınının cefa, mihnet ve asalet timsalidir. Diyebiliriz ki, bu gömleğin bütün ateşi Kezban'ın kalbinde ve gözlerinde toplanmıştır ve bu rolü yapan Türk hanımı Ateşten Gömlek muharririni en iyi anlamış insandır. Kezban'ın İhsan'a muhabbet ve alâkasında, kalp ve ruhundan başka bir şeyin dahli yoktur. Bunu, İhsan hainlerin eline düştüğü vakit, Kezban'ın muztarip yüzünden pek güzel okuduk."[3]

Peki kimdi bu daha oynadığı ilk rolde bu kadar başarılı olan Türk kızı? "Neyyire, 1319 malî, 1903 milâdi senesinde Fatih'te Atikalipaşa mahallesindeki evlerinde dünyaya geldi. İsmini de Münire koydular... 1905'te Neyyire daha iki yaşında iken, babası Eyüp efendi vefat etti. Hatice Hanım dul, Neyyire de pek küçük yaşta yetim kaldı. Bu, büyük bir felaketti.(...) Onu, altı yaşında Cibali'de Üsküplü mahalle mektebi'ne verdiler. Burada müddetini bitirince, Horhor'daki iptidaî mektebine yazdırdılar... Babası müderris'ti (öğretmen). Kendi de babasının mesleğini mi istedi; yoksa büyükleri mi böyle münasip gördüler bilemiyorum; ama Neyyire, 1916'da iptidaî mektebinden Darülmalûmat'a (Kız Öğretmen Okulu) nakledildi. 1918'de bu mektepte okurken annesini kaybetti. Bu, yeri doldurulamayacak boşluk Neyyire'yi çok sarstı. Darülmalûmat'a girdikten beş sene sonra, 1921'de bu mektebi de bitirip şahadetname aldı ve "muallime" oldu. Bu genç ve zeki "muallime", daha okumaya doyamamıştı. Bir ecnebi lisanı öğrenmeye merakı vardı. İngilizce'yi elde etmek istiyordu. Kimseden teşvik görmesine, yol göstermesine lüzum kalmadan, kendi sây ve azmiyle o senenin ders yılı başlangıcında Amerikan Kız Koleji'ne gidip kaydoldu. İki sene de bu mektepte okudu..."[4] Azimli, çalışkan, kafasına koyduğunu yapan bir yandan da içine kapanık, naif ve kırılgandı Münire. Hayat, ailesini ondan erken koparmış, o da kendini eğitimine vermiştir. Ama artık Neyyire'nin önünde yeni bir hayat vardır.

Aynı yıl yine Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Kız Kulesinde Bir Facia filminde oynar. Her iki filmde gösterdiği başarı ona sahnenin de kapılarını açar. 1923 yılında Raşit Rıza'nın isteğiyle Muhsin Ertuğrul Othello'yu sahneler. Othello'yu Raşit Rıza, Iago'yu Muhsin Ertuğrul oynayacaktır. Oyunda iki Türk kadın oyuncu da vardır. Bunlar, Desdamona rolünde, Mustafa Kemal'in emriyle daha dört ay önce İzmir'de sahneye çıkmış Bedia Muvahhit ve hiç sahneye çıkmamış Emillia rolünde Neyyire Neyir'dir. Tek gece oynanan bu temsilde Afife'nin açtığı yolda bu iki kadın daha sağlam adımlarla ilerlemektedir. Neyyire Neyir beyaz perdeden sahneye gelişini ve sahnedeki ilk gecesini şöyle anlatır; "İlk defa sahneye çıkışım da heyecanlı olmuştu. 1339 senesi kanunuevveli altıncı günü (1923 aralık ayı) Varyete tiyatrosunda sahneye geldim. Bakın nasıl oldu? Perde açıldığı zaman Othello (Raşit Rıza) Yago (Muhsin) sahnedeydiler. Dezdamona'nın ( Bedia Muvahhit) nedimesi olarak sahneye çıktım. Daha evvel "Ateşten Gömlek" ve "Kız Kulesi" filmleri ile sahneye alışkanlığım vardı. Fakat localar, parterler çok kalabalıktı. Bakamıyordum seyircilere. Sanki sesim titriyordu. Kulaklarımda tatlı bir uğultu vardı."[5] Münire Eyüp, sahne ismi olarak Ateşten Gömlek filminden itibaren Neyyire Neyir'i kullanacaktır ve daha sonra evleneceği Muhsin Ertuğrul'dan başkasının ona Münire demesine izin vermeyecektir. Darülbedayi'nin en çalkantılı dönemleridir. Sürekli kurulup dağılan, oyuncuları oradan oraya savrulan daha temelleri tam oturmamış bir yapı içinde Neyyire tutunamaz. Bir yıl kadar Fikret Şadi'nin kurduğu Milli Sahne'yle beraber Anadolu'ya turneye çıkar. İstanbul'a dönen topluluk Fikret Şadi'nin Sinema salonunu işletmeciliğine girip tiyatroyu bırakmasıyla açıkta kalır.

1924 yılında Muhsin Ertuğrul, August Strindberg'in 75. doğum yıldönümünü dolayısıyla düzenlenen tiyatro gösterilerini izlemek için gittiği İsveç'ten döner. Döndükten sonra da Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları topluluğunu kurar. Neyyire Neyir'de sonradan topluluğa dahil olur. Topluluk Hans Müller'den Muhsin Ertuğrul'un uyarladığı Renkli Fener oyunu ile 27 Aralık 1924'te Şehzadebaşı'ndaki Ferah Tiyatrosu'nda perdelerini açar. Tiyatro tarihimizde önemli bir yeri olan, pek çok yeniliğin getirildiği ve Ferah Dönemi olarak adlandırılan bu dönemde pek çok yeni ve çeviri oyunlar oynanır. Neyyire Neyir'de bu rüzgarda kendisine yer bulur ve yazdığı Kâşif Efendi adlı oyun Münire Eyüp imzasıyla burada oynanır. Ancak Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları topluluğu yaptıkları Trabzon turnesinden sonra Mayıs 1925'te dağılırlar. Topluluğun mali açıdan giderek bir darboğaza düşmesi, bu dağılmada başlıca etken olmuştur.[6]

Muhsin Ertuğrul 1925 yılında tiyatroları ve yeni metodları incelemek amacıyla Sovyetler Birliği'ne gider. Neyyire Neyir'de bir süre sonra ona katılır. Muhsin Ertuğrul çeşitli tiyatroları inceler, oyunların provalarına izlerken Neyyire Neyir'de Meyerhold Tiyatrosu'daki çalışmalara katılır. Ancak çift Moskova'nın soğuğuna dayanamaz. 1927 Ocak ayında kısa bir süreliğine geldikleri İstanbul'da, İstanbul Valisi ve Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ'ın Muhsin Ertuğrul'a Darülbedayi'de Başyönetmenlik önermesiyle tekrar Darülbedayi'e dönerler. Muhsin Ertuğrul Darülbedayi'de yeni bir dönem başlatır. Bu dönem, artık çalışmak dahası disiplinli çalışmak ve eskisi gibi sulu zırtlak komediler değil gerçek sanat yapıtlarını sahnelemek, halkın sanat seviyesini yükseltmek maksadındadır. Muhsin Ertuğrul iki yıl boyunca Rusya'da gördüklerini uygulamaya başlamıştır. Neyyire Neyir de bu yenileşme hareketinin önemli bir oyunu olan İbsen'in Hortlaklar adlı oyunuyla sahneye döner. Darülbedayi'nin ilk yurtdışı turnesi sayılan Kıbrıs ve Mısır seyahatlerinde yer alır. Ertesi sene 1928'de Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Ankara Postası filminde Naciye Sultan rolünü oynar. 1929'da Vedat Nedim Tör'ün yazdığı Kör piyesinde Muhsin Ertuğrul, Emin Beliğ ve İ.Galip Arcan'la birlikte rol alır. Muhsin Ertuğrul bir atılım daha yapar ve 15 Şubat 1930'da Darülbedayi ismiyle bir dergi çıkarmaya başlar. Neyyire Neyir de dergide Rus edebiyatı ve tiyatrosu üstüne yazılar yazar ve Münire Eyüp adıyla derginin yazı işleri müdürü olur. Ölümüne kadar sürdüreceği bu görev sırasında Neyyire Neyir iki defa mahkemeye çıkar. İlki, 1931 yılında Darülbedayi dergisinde Vasfi Rıza Zobu'nun "Zobo Oğlu" takma adıyla yazdığı bir yazıda Halit Fahri'ye hakaret ettiği gerekçesiyle açılan davadır. Hem Neyyire hem de Vasfi Rıza bu davadan beraat ederler. İkincisi ise 1942 yılında Celaleddin Ezine'nin, Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Hamlet piyesi için Tasviri Efkâr gazetesinde yazdığı eleştiriye karşılık, Muhsin Ertuğrul'un Türk Tiyatrosu dergisinde cevap olarak yazdığı yazının Celaleddin Ezine'ye hakaret içerdiği gerekçesiyle açılan davadır. Neyyire Neyir derginin yazı işleri müdürü olmasından dolayı 2 ay hapis ve 33 lira para cezasına çarptırılır. Ancak cezası ertelenir.

Neyyire Neyir kişiliği ile olduğu kadar oyunculuğuyla da kendinden çok söz ettirir. Üstlendiği rollerdeki başarısı aynı zamanda çalışkanlığının ve yeteneğinin bir eseridir. Yıllar içinde bir çok oyunda oynar. Hortlaklar, Bora, Aşkın Ölümü, Kör, Hile ve Sevgi, Zehirli Kucak, Suç ve Ceza, Unutulan Adam, Müfettiş, Tohum, Macbeth, Ayak Takımı Arasında, Sürtük, Yanlışlıklar Komedyası, Bir Adam Yaratmak, oynadığı onca oyundan bazılarıdır. Oynadığı her oyunda büründüğü her rolde kendisinden söz ettirmesini bilir. "Çalışmak her zaman faydalı netice verir. Eğer bu çalışma metodik ve devamlı ise muvaffakiyetler temin eder, ve eğer ona istidat da arkadaşlık ediyorsa, mucizeler doğurur...Şehir Tiyatrosunda, birinci plânda duran Neyire Ertuğrul bunun parlak bir delili sayılır. Tabiî sevkle de olsa, itikatla da olsa, hakikat şudur ki Neyire şöhretini kâmilen çalışmasına ve kısmen kabiliyetine borçludur. Yüksek tahsil ve terbiye sahibidir. Karakterinde halkı alâkadar eden en keskin çizgi sebattır. Yâni sarıldığı meslekte terakki etmek, yükselme gayreti...Sahne san'atine ait herşeyle alâkalıdır. Tiyatro san'ati onun için alelâde bir iş değil, cemiyete karşı mânevi bir vazifedir ki ciddiyet ve istikametle ifa eder; ve aynı zamanda, bütünlüğü ile katıldığı ruhî asil bir zevktir."[7]

Neyyire Neyir, çok yönlü bir kişiliğe sahiptir. Aldığı eğitim ve sanat aşk'ını harmanlayarak ortaya çok yönlü bir kişilik çıkarmayı başarmıştır. "Okumayı sever. Her şeyi öğrenmek, bilgisini arttırmak için hiçbir fedakârlıktan, yorgunluktan kaçınmaz, tiyatro ve sinama san'atında ve ilminde vukuf sahibi bir san'atkârdı. Kıymet derecesini bilemem ama, Komedi Fransez san'atkârları Aleksandr ve Robin'le fransızca, Sesil B. Dömil'le ingilizce, bizim ressam Pirof'la rusça konuşurken onu dinlemiştim. Musiki bilir, resim yapar, hüsnühat üzere yazı yazardı. Türk edebiyatına vakıf, temiz bir ifadeye ve tahrir kuvvet ve kudretine sahipti."[8]

Bunca uğraş ve oyunların arasında Neyyire Neyir yine de boş durmaz ve Muhsin Ertuğrul'la beraber 1 Nisan 1941'de PERDE ve SAHNE isimli dergiyi çıkartırlar. Derginin ilk sayısında Neyyire Neyir dergiyi çıkarma sebeplerini şöyle anlatır; "Evet; Perde ve Sahne adındaki bu mecmua, huzurunuza çıkmak için sizden ve matbuat ailesine karışmak için de ağabeylerinden müsaade istiyor. Perde ve Sahne dergisini çıkaranlar bu yükün altına ne para, ne şöhret için girmişlerdir. Hayatlarını vakfettikleri sahne sanatına bu sahada da hizmet edebilmekten gayrı Hiçbir istekleri ve düşünceleri yoktur. İstanbuldaki tiyatro teşekkülleri bütün kış çalışırlar, hatta program mahiyetinde bir de mecmua neşrederler, fakat ilkbahar gelip te tiyatro kapıları kapanınca mecmuaları da tiyatroları gibi susar ve tiyatro için bir yaz uykusudur başlar. Perde ve Sahne işte bu âtıl zamanlarda (Sinema ve Tiyatro) yu unutturmamak ve bu mevzu etrafındaki alâkayı gevşetmemek için neşrediliyor."[9]

Neyyire Neyir anlaşılacağı gibi kendini tamamen tiyatroya ve san'ata adamış bir güneştir. Ancak bu güneş 1942 senesinin Ekim ayında bir oyunun provası sırasında yoğun göğüs ağrıları yüzünden hastaneye kaldırılır. Vasfi Rıza Zobu o günü günlüğüne şöyle not eder: Neyyire Neyir hasta...Kalp süpabı kapağımı, bilmem ne diyorlar; tehlikeliymiş...Allah saklasın... İki, üç ay kadar Alman hastanesinde yatan Neyir, sağlıklı bir şekilde hastaneden çıkar. Hatta tiyatro da yapılan provaları izlemeye bile gider. Ancak hastalığı onu bırakmaz. Bir gün duyduğu şikâyetler üzerine yeniden hastaneye kaldırılan Neyirre Neyir, 13 Şubat 1943 Cumartesi günü saat 22:05 te Alman Hastanesinin 310 numaralı odasında hayata gözlerini yumar. Bir güneş, gerçek bir san'at güneşi sönmüştür. Cenazesi 15 Şubat 1943'te Asri mezarlığa defnedilir.

"Onun ve benim ortak olduğumuz bir gaye ve inancımız vardı: Bizim memlekete tiyatro okuldan daha çok lâzım, halkın yükselişinde tiyatronun rolü çok önemli. Yazık ki yıllarca sonra bu gayeye varacak olan yolun daha başındayız. Ben ömrümüzü bir koşuya, bir yarışa benzetiyorum. Biz sanki eski Yunanlıların (Lampadedromia) dedikleri bir meşale koşusundaymışız gibi durmadan yarışıyoruz. Elimizde söndürmeden gayeye ulaştırılacak bir meşale var, şayet yarışanlardan biri yarı yolda kalırsa, arkadaki o ışığı alacak, ileriye atılacak, tâ o da çatlayıp düşünceye kadar. Ve bu yarış böyle nesillerce sürecek, gidecek, tâ ki meşale geçtiği yolları aydınlatarak ileriye, durmadan ileriye gitsin...İşte NEYYİRE bu meşale yarışında öldü."[10]

Bugün hiçbir engel olmadan sahneye çıkabilen Türk kadını, Afife'yi, Bedia'yı, Neyyire'yi onların bu yolda neler çektiklerini bilmeli ve unutmamalıdır. Biz son sözü bu sefer de başka bir ustaya, İ.Galip Arcan'a bırakalım..."Ve nihayet...İşte hakiki san'at fedayisi olarak Türk sahne tarihinde adı, sanı ebediyen anılacak olan Neyyire Neyir...azmi, iradesi, canını feda edercesine çalışması, üstün san'at mizacı ile nice yüzyıllar Türk kadınlarına örnek kalacak olan büyük sanatkâr Neyyire, tiyatro aşkının ateşi etrafında bir pervane gibi yanıp kül olan unutulmaz sanatkâr Neyyire..."[11]


HAZIRLAYAN : Selçuk YÜKSEL


DİPNOTLAR

[1] Darülbedayi'nin Elli Yılı/Özdemir NUTKU/A.Ü.D.T.Ç.F.Yayınları:191/Ank.Ünv.Basınevi/1969

[2] Benden Sonra Tufan Olmasın/Muhsin ERTUĞRUL/Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yay./1989

[3] Temaşâ:Ateşten Gömlek Sinemada/Yeni Mecmua/No:76,Sayfa 217-18/15 Mayıs 1923

[4] Türk Tiyatrosu Dergisi /Vasfi Rıza ZOBU/Sayı:167/15 Şubat 1944

[5] Benden Sonra Tufan Olmasın/Muhsin ERTUĞRUL/Nejat F. Eczacıbaşı Vakfı Yay./1989

[6] Darülbedayi'nin Elli Yılı/Özdemir NUTKU/A.Ü.D.T.Ç.F.Yayınları:191/Ank.Ünv.Basınevi/1969

[7] Sahnemizin Değerleri/A.MADAT/AB Neşriyatı/1943

[8] Türk Tiyatrosu Dergisi /Vasfi Rıza ZOBU/Sayı:167/15 Şubat 1944

[9] Perde ve Sahne/Neyyire NEYİR/Sayı:1/1941

[10] Perde ve Sahne/Muhsin ERTUĞRUL/Sayı:22-25/1943

[11] Türk Tiyatrosu Dergisi/İ.Galip ARCAN/Sayı:203/1 Nisan 1947

 

 

 

Tepebaşı Dram Tiyatrosu, tiyatro tarihimizde efsane haline gelmiş, yeri hiçbir zaman doldurulamamış, yapıldığı günden itibaren yerli ve yabancı pek çok sanat gösterisinin uzun yıllar İstanbul'daki en gözde mekânı olmuştur. Sarah Bernhart'tan Comédie- Française'e, Darülbedayi'den Şehir Tiyatrosu'na, Şehir Operası'ndan Devlet Tiyatrosu'na, özel gecelere kadar pek çok tiyatro, müzik, konser ve gösteriye kapılarını açmıştır. İstanbul'un gelmiş geçmiş tüm belediye başkanları tarafından hep tarihi bir miras olarak tanımlanmış ama çoğu tarafından bir rant tepesi olarak görülmüştür. Yandıktan (ya da yakıldıktan) sonra yerine aynı şekliyle yapılması için yetkili makâmlarca hep söz verilmiş hatta yarışmalar bile açılmış ancak hiçbir zaman bu sözler tutulmadığı gibi yerine İstanbul Büyükşehir Belediyesi kendisi için "heyulâ" gibi bir bina yaptırmış, daha sonra bu binayı borcu karşılığında TRT'ye satmış ve ne yazık ki Tepebaşı Dram Tiyatrosu'da hatıralarda kalmıştır.

1970 yılında bir yangın sonucu İstanbul'un sanat hayatından çıkan Tepebaşı Dram Tiyatro'su aslında ne tesadüftür ki bu yok oluştan tam bir asır önce İstanbul'da çıkan büyük bir yangın sebebiyle sanat hayatımıza girmiştir. Tiyatro'nun arsasının da içinde bulunduğu ve 1800'lü yıllarda İstanbul'da genelde yabancıların ikâmet ettiği Pera'ya çok yakın olan, İngiliz Konsolosluğu'ndan başlayarak Kasımpaşa'ya kadar inen yamaç, İstanbul'un fethinden 19. yüzyıl ortalarına kadar, "Müslüman mezarlığı" idi; bu yüzden bu bölge Pera'da yaşayan yabancılar tarafından "Petit-Champs des Mort" (Küçük Mezarlık) olarak adlandırılıyordu. Bu sebeple, hem daha sonra buraya yapılacak bahçe ve tiyatroya hem de yanından geçen bugünkü Meşrutiyet Caddesi'ne "Petit-Champs" ismi verilmişti1. Tiyatro olarak ilk, 1866 yılında Paris'de yayınlanan bir Fransız turist kitabında, "Theatre des Petit-Chemps" adıyla söz ediliyor. Ancak "İstanbul'a gelen yabancı gruplara mahsus" bu tiyatro binasının 1870 yangınında yandığı sanılıyor2. 1870 büyük yangını bütün Beyoğlu'nu olduğu gibi bu bölgeyi de etkiledi; bölgenin yeniden yapılandırılması ve belli bir plan dahilinde tekrar ele alınması sırasında buranın da elden geçirilmesi gerekiyordu.

İçerik yayınları

MÜZEYİ TAKİP EDİN

ŞEHİR TİYATROSU

KUMBARACI 50

İSTANBUL HALK TİYATROSU

TİYATRO KARNAVAL

SEMAVER KUMPANYA

TİYATRO KUMPANYASI

İSTANBUL KUMPANYASI

TİYATRO BOYALI KUŞ

ATÖLYE TATAVLA

HAYAL PERDESİ

Kullanıcı girişi