MÜZEDEN HABERLER


*"HATIRALAR GALERİSİ" bölümümüz açıldı.

*Yavuz PEKMAN "BİR GÜZEL YAYGARA" başlıklı yeni yazısıyla tiyatromuzesi.org'da

*Levend YILMAZ tiyatro tarihimize ışık tutan yazılarına devam ediyor. "ADANA BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROSU" tiyatromuzesi.org'da

*"AVNİ DİLLİGİL SERGİSİ" açıldı.

* "SAHNE ARKASI" bölümümüz açıldı.Fotoğraflar menüsünden bu bölüme ulaşabilirsiniz.

*Sitemize üye olarak yeni gelen eserlerden haberdar olabilir,ana sayfadaki yazılara yada müzemizdeki eserler için yorum yazabilirsiniz.






GÜZEL SANATLAR BİRLİĞİ / VASFİ RIZA ZOBU

 

9 mart 1927'de, Türkün "güzel sanat"larını işlemekte olan sanatçılar, bir araya toplanarak bir dernek kurdular. İlk adı "Türk Sanayi-i Nefise Birliği" idi. Sonraları genel akışa uyuldu: "Türk Güzel Sanatlar Birliği" oldu. Bu topluluğa, güzel sanatlarımızın bütün kolları giriyordu. Evvelâ basılmış olan Türk Sanayi-i Nefise Birliği "nizamname-i esasisi ve şubeler nizamname-i dahilileri" başlıklı "yasa" sının birinci maddesini okuyalım: «Türk Sanayi-i Nefise Birliği resim, heykeltıraşi, mimari, sanayi-i tezyiniye, musiki, edebiyat, tiyatro gibi güzel sanatları havza-i ittihadına alarak, 9 mart 1927 tarihinde teessüs etmiştir».

Hakikaten bu birlik, birbirine inanan insanların ittihadı, güzel sanat kollarının birleşerek birbirine yardımcı olma ve kuvvet kazanma ittifakıydı. 1. Sergiler açacak, konferanslar verdirecek, konserler, müsamereler, temsiller tertipleyecek, her şube ayrı ayrı dershaneler açacak, öğrencilere ücretsiz dersler verecek ... 2. Her sanat kolu kendi idare heyetini seçecek. Bu heyetlerden ayrılacak olan üçer aza genel meclisi teşkil edecek ve "Türk Sanayi-i Nefise Birliği"ni de bu genel meclis yürütecek. Bütün şubeler bu genel meclise bağlı olacaklar. Hangi şube olursa olsun, dershane açmaktan tutun da, sergi, konser, tiyatro gibi gösterilere karar verdikten sonra mutlaka genel meclisin tasvibine sunacak ve izin alacak. Hiç bir şube resmi makamlarla, hiç bir işi için doğrudan doğruya temas edemeyecek. Nizamnamenin ilk sayfasında yazılı olan "Türk Sanayi-i Nefise Birliği müessisleri esamisi" ni de buraya aktarıyorum : Birinci reis: Sanayi - i Nefise Akademisi muallimi ressam Çallı İbrahim Bey. İkinci reis: Kuleli Askeri İdadisi resim muallimi Binbaşı ressam Sami Bey. Umumi katip : Darülbedayi sanatkârlarından İ. Galip Bey. Muhasip: Darülbedayi Sanatkârlarından Vasfi Rıza Bey. Azalar: Darülbedayi rejisörü Ertuğrul Muhsin Bey; Konservatuvar muallimlerinden Ekrem Besim Bey, Seyfettin Asaf Bey, Sezai Asaf Bey; Sanayi-i Nefise Akademisi muallimlerinden heykeltıraş İhsan, Mahir, Nejat Beyler, ressam Avni Lifij Bey, Müdür: Ticare-i Bahriye Mekteb- i Alisi ve Feyziâti Lisesi muallimlerinden Mustafa Lütfi (Turanbek) Bey: Bütün bu sanatkarlar; kurucular ve ilk idare heyeti üyeleridir. Tekmil şubeler teşekkül edip, idare heyetlerini seçtikten ve genel meclise üçer aza gönderinceye kadar vazife başında kalacaklardır, yani geçicidider. Birliğin tiyatro şubesi ll Ağustos 1927'de kuruldu. Şube'nin genel toplantısında idare heyeti seçildi. Muhsin Ertuğrul reis, Kemal Küçük umumî kâtip, ben de muhasebeci oldum. (Bu ve bundan sonra gelecek olan benim "muhasebecilik"lerim, bir tuhaf tecellidir! Mektep sıralarından beri sevmediğim ve pek tabii beceremediğim bir iş varsa, o da hesap ve muhasebenin her türlüsüdür ... Neye beni seçerler bilmem!). Galip Arcan, Naşit, Emin Beliğ de aza olarak katıldılar. Bu heyetten üç kişi, Muhsin, Galip ve ben genel meclis üyeliğine gönderildik. Birliğin diğer şubeleri de kurulmuş, idare heyetlerini seçmiş genel meclise üçer azasını göndermişti. Genel meclis vazife taksimatı yaptı. O günkü gazetelerin verdiği haberlere göre:..."Dün, Sanayi-i Nefise Birliğinde heyet-i idare intihabı yapılmıştır. Riyasete Sanayi-i Nefise Akademisi Müdürü Namık İsmail, ikinci riyasete, mimar Alâettin, kitabete sanayi-i tezyiniyeden Sadi, muhasebeciliğe Vasfi Rıza Beyler intihap edilmişlerdir. Evvela şubelerden gelen evrak okunmuş ... ".

Gülhane parkının Soğukçeşme köşesindeki meşhur "Alay Köşkü", Topkapı sarayının müştemilâtındandı. Perişan bir halde olan bu binayı birliğin merkezi olmak üzere bize tahsis ettiler. Sarayın kâtibi Mustafa Lûtfi (Turanbek), birliğimizin müdürü oldu, Doğu'nun ilim, edebiyat, felsefe ve musikisine ruhunu kaptırmış, "güzel ahlak" ı kendine şiar edinmiş, kusursuz bir İstanbul efendisiydi. Harap olmuş bu koskoca binanın tamirine, azaların verdiği aidattan başka, Maarif Vekâletinden, sarayın masraf bütçesinden, her nereden ve nasıl para buldu da; kurşunları parçalanmış kubbesinden, tahtaları çürüyüp dökülmüş döşemelerine kadar nasıl yenileterek oturulur bir hale getirdi, hatta salonuna bir sahne de yaptırdı, bilemiyorum. Çünkü en küçük hesabına, bütün teferruatına kadar kayıtlarıyla, senetleri ve faturalarıyla muhafaza eden rahmetli Lûtfi, "Güzel Sanatlar Birliği" nin tarihçesini, yazmak için bütün vesikaları, idare heyetlerinin karar ve muhasebe defterlerini tasnif etmiş, hazırlamıştı. Ona güvenerek bazı gazete kupürleri ve şahsi bir iki notumdan başka yanımda fazla bir şey saklamaya lâzım görmemiştim. Vefatından sonra ailesiyle evinde aradık, bu dosyaları yazık ki bulamadık. "Türk Ocakları" kapatılıp "Halkevleri" açıldığı zaman, "Güzel Sanatlar Birliği"de lağvedilmiş, evrakı ve eşyasıyla Alay Köşkü'nden Cağaloğlu'ndaki Halkevi binasına aktarılmıştı. Belki de bu taşınma esnasında, düşmüş, dağılmış, kaybolmuş, gitmiştir... Bu sebeple Türk tiyatro tarihinde ehemmiyetli bir yeri olan "Sanayi-i Nefise Birliği" hakkında elimde ve aklımda kalan, ufak tefeklerden gayri bir tafsilâta giremiyorum.

"Türk tiyatro tarihinde ehemniyetli bir yeri" olduğunu söyledim ... Öyledir. Tiyatromuz ve onun sanatçıları için bütün güzel şeylerin, kanunların, modern sanat cereyanlarının, sendikaların, sanatçıların çalışma, hayat ve istikbal garantilerinin hep bu kuruluştan doğacağına inanmış, el ele verip, var kuvvetimizle bunların tahakkukuna koyulmuştuk. Türkiye'mizde böyle bir dernek, böyle bir "tiyatrocular topluluğu" ilk defa meydana geliyordu. Mecelle'nin "cemiyet dışı" saydığını zannettiğimiz "tiyatroculuk" Cemil Paşanın "Darülbedayi" ile attığı adımlarla bu "birlik" ten geçerek "cemiyet içinde" yerini a1acak, bir meslek, bir ihtisas işi sayılacak; rast gelenin hoyrat ellerinden, zevksiz ve bilgisiz fikir istilalarından kurtulacaktı!.. Sonunda, Ahmet Paşa gibi, hep beraber, "Zehî tasavvur-i bâtıl, zehî hayal-i muhal!" diye diye 38 senede, 1966'ya kadar geldik .. Bizden sonra gelenlerin, onlardan sonra geleceklerin bir başka sada ile, değişik kelimelerle feryat etmeyecekleri de muhakkak... Kanunsuz plansız, başa geçenin zevkine uydurulmak istenen bir sanat olmaz. Karagözcüyü, meddahı , sazende, hanende, nakkaş ve hattatı kollar gibi, "paşa hazretlerinin himayesi"yle bu devrin güzel sanatları kurulamaz, korunamaz, çöker.... Mehmet gelir tiyatroyu sevdiği kadar âlâ eder; halefi eğer ham ervah ise, alemi birbirine düşürür... Birincisinde "ha gayret, Batıya yaklaşıyoruz" sevinciyle canımızı dişimize takarız; ikincisi gelir, öyle bir ters halt eder ki, Kel Hasan Efendinin gerisine düşeriz. Bir sanat, bir meslek ki, memlekette hukuki durumu belli degil. Sözünü geçirenin parmağı tiyatrocunun gözünde. "Ziyadeden sonra noksandan, yahut salâhtan sonra fesattan Allaha sığınırım" hadisini rivayet ederler. Anlaşılıyor ki bizim için de başka çare yok. Mademki, "her testi içindekini sızar", testiyi boca edip içine temiz suyu koyana kadar bu sızıltıdan kurtulmayı beklemek: İşte hayal-i haaam ...

Dershaneler açtık. Doktor Celal Tahsin ve Kemal Küçük merhumlar daimi öğretmenliği üzerlerine aldılar. Galip Arcan'ın da emeği geçti. Bizim gibiler de yanından kıyısından akıl hocalığı ettik. "Birlik" kapanıp "Halkevi" ne göç edilirken öğretmeni, öğrencisi ve idare heyetiyle beraber gidecek, "ha gayret" parolasını bırakmayacaktık. Sahnesinde biz de oynadık. Orada yetişen öğrenciler de temsiller verdiler. Bugün Şehir Tiyatrosunun üst sınıflarına kadar gelmiş olan Şükriye, Samiye, Hadi, Şakir gibi arkadaşlar oranın sebatkâr öğrencileriydi.

İzmir turnesinden İstanbul'a döndüğümüz zaman, Darülbedayi de oraya sığındı. Söylemiştim ya; Tepebaşı binasıyla mukavelemiz ramazan ve bayram içindi. Muvahhit için bir hediye olan, bayram ertesi müsameresinden sonra, pılımızı pırtımızı toplamış, bugünkü Dram tiyatrosunu terk etmiştik. Karadeniz turnesi ve daha sonra da kış sezonu için hazırlıklar ve provalar yapabilmeye uygun bir çatı altımız yoktu. Alay Köşkü bizim için barınak oldu. Önümüzdeki tiyatro sezonunun başlama piyesi olan "Danton" isimli eserin provalarına Alay Köşkünün küçük sahnesınde başladık. "Vakit" ve "Milliyet" gazetelerinin elimde kalmış kupürlerinden bazılarını ve onların da bazı yerlerini nakledip, ileride tekrar açmak üzere şimdilik "birlik" faslını kapatayım. Milliyet gazetesinden: "Sanayi-i Nefise Birliği Tiyatro şubesi azalarından Emin Beliğ ve Vasfi Rıza Beyler dün Polis Müdürü Şerif Beyi ziyaret ederek, tulûlat kumpanyaları hakkında görüşmüşlerdir. Emin BeIiğ ve Vasfi Rıza Beyler tulûat kumpanyalarına ait atideki hususatın nazar-ı dikkate alınmasını ve bu hususta tedabir-i lâzime ittihazını Sanayi-i Nefise namına rica etmişlerdir: 1. Tiyatro sahnelerinden sinema ve varyetenin kaldırılması. 2. Tiyatro kumpanyalarının saat yarımda (gece) temsile hitam vermesi. 3. Müdir-i mesullerin evsaf-ı içtimaiyeyi haiz olması. 4. Elfaz-ı galize (kaba sözler), cinaslı kelimeler (hani iki manaya gelen kelimeler vardır ya, bir tanesi mutlaka, ayıp manaya gelir) sarf ve istimal edilmemesi". Bu müracaat tulûat kumpanyaları aleyhinde değildi. Nasıl olabilirdi ki, idare heyetimizde Naşit Bey gibi tulûatın büyük üstadı da vardı. Polis müdüründen istediğimiz şeyler, tulûatın çökmesini önlemek içindi. Bu tiyatroların patronları birbirlerini yıkarcasına rekabete girişmişlerdi. Karşı kumpanyadan seyirci çekebilmek için edilen masrafların karşılığı, tiyatro sanatçılarının ücretlerinden kesilerek sağlanıyordu. Numaralar çoğaldıkça saatlar ilerliyor; emektar tiyatrocular gecenin ikisinden, üçünden evvel Direklerarası'ndan evlerine dönemiyorIardı. Zabıtanın emniyet edebileceği, sözünün eri kimselerden birer mesul müdür isteniyordu. Dördüncü maddeye gelince, tulûat kumpanyalarından kaldırmak istediğimiz müstehçen sözlerin, açık saçık manalara gelebilen birtakım kelimelerin 1960 yılından sonra sanat tiyatrolarına girip, kadınlı kızlı seyircilerin önünde uluorta söyleneceği ve bu kelimelerle sıvanmış piyeslerin "epik tiyatro - öncü piyes - sanat eseri" ,telâkki edileceği akıl ve hayalimizden geçmemişti! Onlarınki, şimdikilerin (yani sanat tiyatrolarının) yanında çok daha üstü kapalı ve daha az utandırıcı ve hatta daha az mide bulandırıcıydı.

10 haziran 1927 tarihli Vakit gazetesinden: "Dün Sanayi-i Nefise heyet-i idaresi (yani genel kurulu) içtima ederek, Darülbedayi sanatkârlarından Vasfi Rıza Beyin verdiği bir takrir üzerine müzakeratta bulunmuştur. Sanayi-i Nefise Birliğinin Tiyatro şubesi namına verilen bu takrirde Vasfi Rıza Bey, Anadolu'nun muhtelif mahallerinde icra-yi lûbiyat eden tiyatro heyetlerinden ve truplarından bahsetmekte ve Sanayi-i Nefise Birliğine mukayyet olmayan heyetlerin oyun vermelerine müsaade olunmaması lehinde teşebbüsat yapılması istenmektedir. Bu teklife nazaran mahalli belediyeler Sanayi-i Nefise Birliğine mukayyet olmayanların temsil vermesine müsaade etmeyecektir. Birlik idaresi bu teklifi tetkik ederek muvafık bulmuş ve bu hususta Maarif Vekâletine müracaata karar vermiştir". Maarif Vekâletine müracaat edildi. Vekâlet ne etti, nasıl yaptı bilmiyorum, bir seneye varmadan, taşralarda oynayan, birliğe kayıtlı oyunculardan şikâyetler gelmeye başladı. Anadolu'da bazı kasabalarda oyuncuların "vesika" işine öyle önem verip sıkı bir kontrola tabi tutmuşlar ki, nefes aldırmıyorlarmış ! Ama işe bakın, talebimiz tersine işlemeye başlamış! Bu gibi yerlerde polis, birliğin verdiği hüviyet kartlarını değil de, zabıtanın verdiği "vesikaları" geçerli sayıyor, «vesika» almak için, kadınlı erkekli herkesi karakola davet ediyorlarmış! 1928 haziran tarihli Akşam gazetesinde, "Sanayi-i Nefise Birliği Tiyatro şubesi heyet-i idaresi" toplantısından bahsederken diyor ki: ".,. Dünkü içtimada, taşradaki bazı vilayetlerde polis müdüriyetlerinin uygunsuz kadınlara artist vesikaları verdikleri görülmüştür. Birkaç gün için sahneye çıkan bu gibi kadınlara tiyatrocu vesikası verilmemesi için alâkadar makamlar nezdinde teşebbüsatta bulunulması tezekkür edilmiştir ... ". Birliğin genel merkezini hemen toplantıya davet ettirdim. Durumu anlattım. Derhal Dahiliye Vekâletine müracaata karar alındı. Acıklı bir telgraf çekildi ...

Müracaatımızın cevabını bekleye duralım; iki gün sonra Birliğin müdüriyet odasına yaşlıca bir adam geldi. Hani dokunsan ağlayacak ... Dedi ki: "Ben falan tarihte size hal tercümemi yazıp, resimlerimi de ekleyerek müracaat ettim. Kendim, refikam ve kumpanya efradı için azalık vesikası istedim. Siz de hakkımızda tahkikat yapıp bizi kabul ettiğinizi bildirdiniz. Aidatımızı da gönderdikten sonra hüviyet cüzdanları da geldi. Biz de turnemize devam etmekteydik. Bundan bir ay evvel yolumuz filan kasabaya düştü. Polis bizden vesika sordu. Hemen hüviyet kartlarımızı gösterdim. "Bunlar olmaz, zabıtanın verdiği vesika olacak" dedi! Aman zaman dedik, olmadı! Kasabadan kasabaya, oyunlardan artırdığımız parayla seyahat eden fıkara bir kumpanyayız. Oyun vermeden, hasılat yapmadan bir yere kımıldayacak on paramız yok ..."Şimdi ne olacak?" dedik. "Hakkınızda tahkikat yapılır, temiz çıkarsanız vesikanızı veririz, oynarsınız ve illâ çıkar gidersiniz !". "Peki" demekten başka çaremiz yok! «Kadınları al getir". "Ne olacak?". "Muayene olacaklar!". "Ne muayenesi?". "Emraz-ı zühreviye !". İnanın beyefendi, tavan döndü döndü de başıma yıkıldı sandım! Düşünün halimi ... Bu yaştan sonra yanımdaki kadınları, refikam da dahil, af buyurun, orospular gibi emraz-ı zühreviyede muayene edip vesikaya bağlayacaklar ! Yalvar yakar, kâr etmedi. "Kanun böyle" diyor herif. Nihayet kadınlı erkekli arkadaşları alıp kaymakama çıktık. Derdimizi anlattık. Birliğin hüviyet cüzdanlarını gösterdik. Okudu. Düşündü. Kafasını, tıraşlı suratını kaşıdı ve hususi bir lûtuf olarak: "Verin bu hüviyet cüzdanlarını polise de, sizi muayeneden muaf tutsunlar. Bunların yerine zabıtanın tasdikli vesikasını versinler" dedi. Telefonla ne emir verdiyse, karakola döndüğümüz zaman aldılar ellerimizden birlik kartlarını ve şu polis vesikasını verdiler. O kasabada ve diğer yerlerde polisten aldığımız bu kağıtla oyunlarımızı oynuyorduk. Evvelki gün falan yere geldik. "Hüviyet cüzdanlarınız" dediler. "Onları polis aldı, yerine de bunları verdi" dedik. "Olmaz öyle şey. Emir var. Sanayi-i Nefise Birliğinden elinizde vesika olmadan oyun oynayamazsınız". Aynı binanın üst katında, kaymakamın odasına çıktım. başımızdan geçenleri anlattım. Genç bir adam. Uyanık bir kaymakam. Emri doğru anlamış; doğru da tatbik edecek. İyi ama biz şimdi ne halt edelim? "Ben sizin birlikte aza olduğunuzu nereden bilebilirim? Yalan söylemediğinizi bana kim temin eder?". Doğru. Hiç kimse temin edemez. İlk defa geldiğimiz bir yer. Kim tanır bizi? Kim bilir Sanay-i Nefise Birliğini. Size müracaattan başka çaremiz kalmadı. Arkadaşları perişan bir halde bırakıp kalktım geldim. Aman bize birer hüviyet cüzdanı ... " Rahmetli Lütfi'yle ben, sıvandık. Defterden kayıtlarını çıkardık. Cüzdanları hazır edinceye kadar gece yarısını bulduk ve böylece zavallı çilekeş tiyatrocuyu yola koyduk. Ertesi gün ilk işim, genel meclisi toplama çabası oldu: İki gün sonrası için muvaffak oldum. Vakayı anlattıktan sonra şu teklifte bulundum: Şimdi muhterem heyetinizden, Ankara'ya gidip Dahiliye Vekilini bizzat ziyaret etmeye müsaadenizi rica edeceğim . Dahiliye Vekili Şükrü Kaya Beyi tanır; resmi vazifesi dışında, yemekte veya dostlarıyla olan sohbetlerinde bulunurdum. Muhabbet gösterir;. benimle mevki ve yaş farkını gözetmeden konuşurdu. "Ankara'ya gideyim" teklifini bu teveccühe güvenerek yapmıştım. Gittim. Makamında beni kabul etti. Yanına giren, çıkan, kağıt imzalatan, birtakım işleri uzun uzun anlatanların haddi hesabı yok!, Bu giriş ve çıkışlardan boş kalan dakikalar içinde ne anlatabildimse; Avrupa'nın, hatta Balkanların bile sanat çalışmaları hakkında kulaktan dolma ne kadar malumatım varsa, hepsinden misaller getirerek, saydım döktüm; tiyatrocu olduğuna dair Sanayi-i Nefise Birliğinden vesikası olmayan birtakım uygunsuz insanların sahneyi siper ederek rezalet yapmalarına müsaade edilmemesi çaresinin bulunmasını rica ettim.

  • Sen şimdi bunları bırak da akşama Karpiç'e gel.

  • Canım efendim, ben Karpiç'e gelirim, o kolay. Ama siz bana sadre şifa verir bir cevap lûtfedin.

  • Kimsenin ticaretine mani olacak elimizde bir kanun yok.

  • Hazırda yoksa, pekala ölçüsüne, kalıbıma göre ısmarlanır, yapılır.

  • Daha bu iş üstüne ısmarlama Kanun yapacak ustalarımız yok. Devlet kanunlarına aykırı hareket etmeyenlerin geçim vasıtalarına mani, olamayız.

    "Ama millet, kültür, sanat; falan filân" gibi gayet yüksekten, tiyatro methiyelerine, "medeni milletler camiasınaki mümtaz mevkiinin ... "

  • Yahu, kime anlatıyorsun sen bu lafları?. Hepsini biliyorum. Ama burada kimseye anlatamam daha ben bunları. O hale gelmedik. Hadi. söyletme beni. Sabırlı ol. İleride konuşuruz.

    Sabırlı olduk.... İleride yıl 1948 olacak. Yeniden "Türk Sahne Sanatkârları Derneği" kurulacak. Üç, dört sene sonra ben onun reisi olacağım. Arkadaşlarımla bir tiyatro kanunu hazırlayacağım. Hatta Başvekâlet yoluyla "Vekâletlerarası" bir komisyonun teşkil edilmesine de muvaffak olacağım ... İşte o kadar ... Yıl 1928 derken, işte 1948 ... Ve nihayet Şükrü Kaya Beyin «sabırlı, ol» tavsiyesine uyarak 1966'ya kadar geldik. .. Şükrü Kaya Beyin, «ileride konuşuruz» sözünü tutmaya ömrü vefa etmedi, rahmete kavuştu. Öyle bir güne yetişeceğime benim de pek inanım yok. Bizden sonra ve daha sonrakilere «sabırlı ol» tavsiyesiyle, «ileride konuşuruz» ümidi miras kalacağa benziyor.

    Vasfi Rıza ZOBU

 

(Türk Tiyatrosu Dergisi/sayı:367/1966)

 

 

 

MÜZEYİ TAKİP EDİN

ŞEHİR TİYATROSU

KUMBARACI 50

İSTANBUL HALK TİYATROSU

TİYATRO KARNAVAL

SEMAVER KUMPANYA

TİYATRO KUMPANYASI

İSTANBUL KUMPANYASI

TİYATRO BOYALI KUŞ

ATÖLYE TATAVLA

HAYAL PERDESİ

Kullanıcı girişi