Arşiv

Yazılar için indeks sayfası

"AVNİ DİLLİGİL SERGİSİ" 30 OCAK'TA www.tiyatromuzesi.org'da

Video: 

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ 2009

Ben bir tiyatro oyuncusuyum. Bütün dünyam tiyatrodur. Gücümü sahne ışıklarından alırım.

Ben bir sahne işçisiyim, bir ağır işçi. İşim gereği gece-gündüz çalışırım; buradan sizlere en güzel, en doğru, en çağdaş ve gerçekçi bir oyunla ulaşmak için. Bir oyun, bir oyun daha, bir oyun daha... Böyle mutlu geçen ömrüm, yeter ki siz burada olun ve birlikte kotaralım oyunumuzu. Birlikte gülelim, birlikte ağlayalım, birlikte coşalım, şaşalım, sevinelim ve birlikte düşünelim. Oyunun sonunda tiyatronun o vazgeçilmez gizemi içinden, alkışlarınızla, birlikte uyanalım. Güzel bir oyun sonrasının tatlı yorgunluğu içinde zevkle göz göze gelelim.

Bu gece oyunumuzu her zaman olduğu gibi gene sizin şerefinize oynuyoruz ve 27 Mart Dünya Tiyatro Günü'nü birlikte kutluyoruz. Bize katıldığınız için sonsuz teşekkürler.

Şimdi biraz dertleşelim: Son yıllarda Türk Tiyatrosu adına olumlu-olumsuz pek çok konuşmalar yapılıyor.

Kimileri seyircinin giderek düzeysiz komedilere şartlandırıldığını, hele hele özel tiyatroların, gişe kaygısı nedeniyle, ucuz prodüksiyonlarla yetinmek zorunda kaldıklarını, bunun da sanatsal bir erozyon olduğunu savunuyor. Kısmen doğru olabilir ama tüm yokluklara karşın sanat heyecanı ile hala perde açabilen özel tiyatro yapımcılarımızın ve sanatçılarımızın verdikleri mücadele göz ardı edilemez.

Bazılarıysa, "Güldürü, güldürü, güldürü!" diyor. "Seyirci artık gülmek istiyor, düşünmek istemiyor" diyerek seyircilerimizi küçümsüyor.

Gene bazıları da, "Maaşlı memurdan sanatçı olmaz" diye ödenekli tiyatrolarımızı hedef alıyor. Oysa onların “ana tiyatro” niteliğini ve Türk Tiyatrosu’nun kurucusu olduğunu unutuyor. Oradan yetişen birbirinden değerli büyük sanatçıların varlığını görmüyor.

Bazı güzel insanlar da başlangıçtan bu yana Türk tiyatro sanatçılarının içinde çok büyük yetenekler olduğunu savunuyor ki aynı kanıdayım.

En ilginç olanı da, bazı çok bilirler, "Artık hiç kimse tiyatro yazmıyor, tiyatro yazarlarımıza ne oldu?" diye bir yanılgıdan yola çıkıyor. Bu çok önemli; çünkü yazarsız tiyatro olmaz. Bence bunu birlikte çözeceğiz, ama önce yazarlarımızı dinleyerek. Çünkü çok değerli ve büyük tiyatro yazarlarımız var.

Bu arada bazı tiyatro severlerimiz, "Ah nerede o eski tiyatrolar! O eski oyunlar, o eski tiyatro sanatçıları!" diye yerinip yerinip duruyor. Oysa çevreye dikkatle baksalar gençleri görecekler. Bir değişimin, bir gelişimin yaşandığını fark edecekler. Genç tiyatrocular iş başında!.. Hepsi de yetenekli, yürekli ve cesur. Bir araya gelip kendi özgün tiyatrolarını kuruyorlar. Yazıyorlar, oynuyorlar ve devamlı perde açıyorlar. Ben onlara “safkan tiyatrocular” diyorum. Ve gene diyorum ki, günümüzün sanal ortamlarına karşın, Türk Tiyatrosu tüm gerçekliğiyle dimdik ayakta. Yeni ve çağdaş bir Türk Tiyatrosu hızla kendini bütünlerken, taptaze ve kararlı bir “jön Türk” tiyatronun müjdesini veriyor. Çoğu tabuları yıkan bu özgür soluklu tiyatronun temelinde insanoğlunun gerçekleri var. Ama her şeyden öte, ülkemizin ve ülkemiz insanının iç güzelliği, kadirbilirliği, kaderciliği ama en umutsuz anlarda bile, o şaşmaz iradesi, kararlılığı ve sağlamlığı var.

“Sanatçı alnında ışığı hisseden insandır,” diyor Büyük Önder… Bizler o ışığı sizlerden alıyoruz. Ve dünya durdukça, kim ne derse desin, her söze verilecek en doğru cevap buradan olacaktır, tiyatro sahnelerinden. Çünkü sizler buradasınız.

O halde çalsın son ziller! Açılsın perdeler!

Nedret Güvenç

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ 2012

 

KENAN IŞIK

Tiyatro Öldü!...

 

Son yıllarda insanı usandıracak kadar sık tekrarlanan bir söz bu...

 

"Miadını doldurdu tiyatro, öldü!.."

 

Eğer öyle ise, gerçekten de iddia edildiği gibi öldüyse tiyatro, bugün Dünya Tiyatro gününü kutlamak yerine yasını tutalım tiyatronun...

 

 

Oyunları seyretmekten vazgeçip alalım kazmaları, kürekleri elimize ve bir mezar kazalım tiyatroya, şöyle görkemli, geçmişine yakışır bir anıt mezar...

 

Başta bütün zamanların en iyi yazarı W. Shakespeare olmak üzere bütün oyun yazarlarını, oyunları, oyuncuları, rejisörleri, dekor, kostüm, ışık tasarımcılarını, sahne arkası teknisyenlerini  topluca gömelim bu mezara...

 

Ve hazır elimizdeyken kazmalar, kürekler, tiyatro salonlarını da yıkalım. Yıkamadıklarımızı da çürümeye terk edelim ki oynanmasın içinde seyircinin aklını çelip onları fitneye, fesada teşvik eden oyunlar...

Yerle yeksan olsun daha çok özgürlük, daha çok demokrasi talepleri. Barış ve adalet özlemleri... Merhamet ve vicdan çağrıları, çığlıkları kalsın o enkazın altında ve işitilmesin.

Tiyatro sanatının piri Shakespeare'nin 66. Sonet'inde dediği gibi;

 

"Çiğnensin inancın en seçkini

Mutluluktan nasibini almasın geniş halk kitleleri

Ayaklar altına alınsın insan onuru

O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılsın

Ezilsin hor görülsün el emeği göz nuru

Ödlekler geçsin başa mertlik bozulsun

Ve korkup dilini bağlasın da sanat

Çılgınlık sahip çıksın düzene

Doğruya doğru diyenin eğriye çıksın adı

Kötüler kadı olsun Yemen'e..."

 

Mısır'a, Tunus'a, Libya'ya, Suriye'ye.

 

Yıkılsın yok olsun tiyatroyla birlikte yerel kültürler her ulusun, her etnik grubun kendi değerlerini tiyatronun ortak, evrensel değerleriyle buluşturarak insanlığa sunma ve savunma hakları...

Bir tek, dünyayı bir satranç ustası gibi kendi çıkarlarına göre biçimlendiren egemenlerin tekelindeki o ucuz, sığ ve kof kültür yürütsün hükmünü, televizyonlarda, sinemalarda, kitapçı vitrinlerinde, DVD raflarında.

 

Popülerin bir narkotik gibi bizi uyuşturup aklımızı başımızdan alan o yapay keyfiyle sermest olup unutalım insanlığın selameti adına unutmamamız gerekenleri.

 

Unutalım tiyatroyu,

 

Hayatı...

 

İnsanı,

Ve insanca olanı unutalım...

 

Bırakalım kıyametini yaşasın dünya...

 

Ve kıyametten sonra da dönmeye devam etsin bu mavi gezegen uzayın sonsuz karanlığında..

İçinde, bu kıyamet oyununu anlatacak hiçbir oyuncunun olmadığı hüzünlü bir tiyatro dekoru gibi...

 

KENAN IŞIK

 

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSAL BİLDİRİSİ 2013 / GÖKSEL KORTAY

 

HEP VARDI TİYATRO...

Bilim, ilim, teknolojinin hızla ilerlediği yaşamımızda, gelişimini tamamlamış çağdaş, modern ülkelerde kültür ve sanat da aynı paralelde değişmekte... Ülkemizde, bereketli Anadolu toprakları üzerinde antik çağlardan beri hüküm sürmüştür tiyatro... Kazıldığında neredeyse her metrekaresine bir antik amfi tiyatro düşecek kadar zengin, başlıbaşına bir kültür hazinesi Türkiye... Osmanlı İmpartorluğu döneminde de tiyatro geleneği ortaoyunu, meddahı, Karagözü-Hacivatı ile çok dilli, çok kültürlü dokusunu korumuş, saraydan halka, halktan saraya bir köprü olmuştur. Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra bir  Rönesans yaşandı adeta Türkiye’mizde.. Cumhuriyet kurumları ve kazanımları içinde, diğer sanat dalları ile birlikte, gerekli ve önemli yerini aldı tiyatro...

Lâik, demokratik cumhuriyetimizin kurucusu ulu önder Atatürk'ümüzün vurguladığı gibi: “Sanatsız kalmış bir milletin, hayat  damarlarından biri kopmuş demektir.” Çünkü sanat, ülkenin çatısına destek veren temel dayanaklardan biridir.

Özgürlükçüdür, özgürlüktür tiyatro.. Işıktır.. Aydınlanmadır. Uygar insan düşünen, yorumlayan, araştıran, eleştiren, özgün insan olmalıdır. Ufkumuzu genişletmek, beynimizi ve ruhumuzu zenginleştirmek için tiyatro yaşamda vazgeçilmezlerden, olmazsa olmazlardandır.

Birey çağına tanıklık eder tiyatro aracılığıyla; sorar, sorgular. Güçlüdür tiyatro sanatı, çünkü anlatacak sözü vardır hep... Dinamiktir, enerjiktir tiyatro, en yalın eğitim aracıdır. Dil birliği bir ülkenin temel yapı taşlarındandır....  Her ülkede dilin en güzel kulllanıldığı yer tiyatro sahnesidir kuşkusuz. Günümüzde aşırı derecede yozlaşan Türk dili kullanımınının doğru çizgide gelişmesinde çok önemli bir rol üstlenir tiyatro.

Hoşgörü yoksunluğunun alabildiğine egemen olduğu ülkemizde olayların, sorunların şiddetle değil; anlatarak, anlaşarak çözülebileceğini vurgular tiyatro. Aydın insan şiddete başvurmayan insandır. Barışçıl bir dünya düşler tiyatro... Şiddetten uzak.. Bölücü değil; bütünleştiricidir, yıkıcı değil, yapıcıdır tiyatro.. Eleştirir, inceler, yanlışı, kötüyü haykırır yüzümüze.. Toplumun gelişmesine, değişmesine öncülük eder..

Ancak günümüzde ne yazık ki durum farklı. Nicel olarak zaten yetersiz kalan tiyatro salonları yıkılıyor, yok oluyor. Sanatın beşiği bu şehr-i İstanbul’da tam nitelikli tiyatro salonu sayısı her geçen gün azalmakta. Ödenekli tiyatrolar bile salonsuzluk sorunuyla karşı karşıya...

Tüm engellemelere ve zorluklara karşın, İstanbul gibi pek çok kültürün aynı potada eridiği böyle muhteşem bir kentte, bugün irili ufaklı mekanlarda üç yüze yakın oyun sergilenmekte... Pırıl pırıl, yetenekli gençler, mesleklerini sürdürebilmek adına, buldukları her delikte, dehlizde, kovukta, apartman katında, odasında, bodrumunda vurucu, etkileyici oyunlar sahnelemekte... Ne var ki bu alternatif mekanların çoğu da yıkılarak otel, alışveriş merkezi olma yolunda. İstanbul’daki karamsar tabloya karşın, neyse ki Anadolu’nun çeşitli kentlerinde giderek tiyatrolar yeşermekte.

Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde ekonomiden öte en önemli asal kriter kültür, sanat ve elbette tiyatrodur. Nüfusu iki milyonun altındaki AB ülkelerinde, kasabalarda bile opera, tiyatro varken bizde neden olmasın? Bu bağlamda, gelin her ile, her kasabaya bir tiyatro hayalini hedef belirleyelim.  Bu hayal, yalnızca daha iyi eğitimle gerçekleşebilir.

Tiyatro aşktır, sevdadır, tutkudur, yaşam biçimidir. Haydi bizler de harekete geçelim, her ile, her kasabaya; tüm Anadolu’ya tiyatro tohumları serpelim... Gelin tiyatroya, bizimle birlikte yaşayın, YAŞATALIM...

Hep vardı TİYATRO.. Hep varolacak TİYATRO....

 

Göksel KORTAY

 

Öğretim Görevlisi  

Oyuncu, Yönetmen, Çevirmen,

 

 

 

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ 2009

Augusto Boal

"Bütün insan toplulukları gündelik yaşantılarında spektakülerdir ve belli fırsatlarda performans üretirler; toplumsal örgütlenme biçimi olarak spektakülerdirler ve şimdi izlemek üzere geldiğiniz türden böylesi performanslar üretirler.
Farkında olunmasa da insan ilişkileri teatral bir yapıya uyar; mekan kullanımı, beden dili, kelime seçimi, ses tonunun değişimi, düşüncelerle duyguların yüzleşmesi; sahnede sergilediğimiz her şeyi yaşatımızda da sürdürürüz: bizim hamurumuz tiyatrodur!
Düğün, cenaze birer performanstır ama bir yandan da farkında olmadığımız kanıksanmış ritüellerdir. Tantana, debdebe, öte yanda sabah kahvesi, karşılıklı günaydınlar, mahçup aşklar, tutku fırtınaları, bir parlamento oturumu yahut diplomatik bir toplantı; hepsi tiyatrodur.
Sanatımızın asıl işlevlerinden biri, insanlara, oyuncuların aynı zamanda seyirci de oldukları, dünyanın ve sahnenin iç içe geçtiği günlük hayatın performansını hissettirmektir. Bizler oyuncularız: biz, tiyatro yaparak, aslında apaçık olmasına rağmen, sırf bakmadığımız için göremediklerimizi öğreniriz. Kanıksanmış olan, görünmez hale gelir: tiyatro yaparak hayat sahnemizi aydınlatırız.
Geçen Eylül'de bir tiyatro gösterisiyle şaşkınlığa uğradık: bizim dışımızda, vahşi diyarlarda olan tüm savaşlara, soykırımlara, katliamlara, işkencelere rağmen güvenli bir dünyada yaşadığını sanan ve paralarını saygın bankalara veya piyasadaki namuslu tacirlere emanet etmiş olan bizler, duyduk ki bu paralar aslında hiç yokmuş, tamamen sanalmış ve ne güvenilirliği, ne de saygınlığı olan, ama hiç de sanal olmayan birtakım iktisatçıların hazin bir icadıymış. Her şey kötü bir tiyatro, az sayıda birkaç kişinin çok kazandığı, büyük çoğunluğun her şeyini kaybettiği karanlık bir komplo imiş. Zengin ülkelerdeki bazı siyasetçiler, birtakım sihirli çözümler buldukları gizli toplantılar düzenliyorlarmış. Onların bu kararlarının kurbanı olan biz seyirciler, balkonun en arka sırasında imişiz.
Yirmi yıl önce Rio de Janeiro'da Racine'in Fedra'sını sahneliyordum. Sahne bomboştu: yerde inek derileri, etrafta da bambu sapları. Her oyundan önce oyunculara şunu söyleyip duruyordum: "Gün be gün yarattığımız kurmaca bitti. Bambulara varınca, hiçbirinizin yalan söyleme hakkı kalmayacak. Tiyatro, saklı hakikattir."
Karşımızdakilere baktığımızda, ezenleri ve ezilenleri görürüz. Tüm toplumlarda, etnik gruplarda, toplumsal sınıflarda ve kastlarda bu böyledir. Adaletsiz ve zalim bir dünya görürüz. Başka bir dünya yaratmaya mecburuz, çünkü biliyoruz ki bu mümkün. Bu başka dünyayı kurmak bizim ellerimizde, ama sahnede ve hayatımızda yerimizi almak kaydıyla.
Başlayacak olan oyuna katıl ve evine döndüğün zaman dostlarınla kendi oyununu sahnele ve hiçbir zaman göremediğin şeye bak: apaçık olana. Tiyatro öylesine bir etkinlik değildir; bir yaşam biçimidir!
Bizler oyuncuyuz: yurttaşlık, toplumda yaşamak değil, toplumu değiştirmektir."
 

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ 2012

 

JOHN MALKOVİCH

Dünya Tiyatro Günü'nün 50'nci yıldönümünü kutlarken UNESCO'ya bağlı Uluslararası Tiyatro Enstitüsü ITI bir selam mesajı hazırlamamı isteyerek onurlandırdı beni. Tiyatro çalışanı meslektaşlara ve eşe dosta kısaca sesleneceğim.

Emeğinizin ürünleri sarsıcı ve özgün olsun. Derin, dokunaklı, düşündürücü ve benzersiz olsun. İnsan olmanın anlamı üstüne kafa yormamızı desteklesin; düşüncelerimize yürek gücü, içtenlik, açık sözlülük ve incelik katsın. Dilerim güçlük, sansür, yoksulluk, nihilizm gibi engelleri aşabilesiniz. Eminim birçoğunuz mutlaka karşılaşacak hepsiyle. Umarım yeteneğiniz ve sebatınızla bize insan kalbinin çarpışındaki bütün çapraşıklığı öğretebilirsiniz. Umarım alçak gönüllülük ve araştırıcı bir ruhla bunu ömür boyu iş edinirsiniz. Dilerim en iyileriniz temel sorun olan "Nasıl yaşıyoruz?" sorusunu bir çerçeveye oturtmayı başarır. Çünkü ancak en iyiler -pek nadiren ve çok kısa süreyle- yapabilir bunu. Tanrı yardımcınız olsun.

JOHN MALKOVİCH

 

27 MART DÜNYA TİYATRO GÜNÜ ULUSLARARASI BİLDİRİSİ 2013 / DARİO FO

 

Uzun zaman önce, varlıklarına katlanılamayan Commedia dell’Arte oyuncuları konusunu İktidar karara bağladı; kovalayıp ülkeden çıkardı onları.

Bugün oyuncular ve tiyatro toplulukları sahne, salon ve izleyici bulmakta güçlük çekiyorlar. Bütün neden kriz.

O nedenle, iktidar sahipleri inceden inceye alay ederek seslerini duyuranların, nasıl denetleneceği gibi sorunlarla uğraşmıyorlar artık. Zira oyuncuların ne yeri yurdu var, ne de seslenecekleri halk kitlesi. Rönesans İtalya’sında, tam tersine, iktidardakiler Commedianti’yi köşeye kıstırmak için hayli çaba harcamak zorundaydılar; çünkü yığınla izleyicisi vardı onların.

Commedia dell’Arte oyuncularının ülkeden büyük çıkışının karşı-Reformasyon yüzyılında gerçekleştiği biliniyor. O dönemde bütün tiyatro mekânlarının boşaltılması emredildi. Özellikle Roma’da oldu bu. Tiyatrolar o kentin kutsallığına zarar vermekle suçlanıyordu. Papa 12nci Innocent 1697 yılında burjuvazinin daha tutucu kanadının ve ruhban sınıfı çoğunluğunun ısrarlı baskısına boyun ederek Tordinona Tiyatrosu’nun yıkılmasını buyurdu. Ahlak bekçileri en çok müstehcen gösterinin orada sahnelendiğini iddia ediyorlardı.

Karşı-Reformasyon döneminde çabalarını Kuzey İtalya’da yoğunlaştırmış olan kardinal Carlo Borromeo “Milano çocukları” dediği halkın günahkârlıktan kurtarılmasını hedef bellemişti kendine. Onun gözünde sanat ile tiyatro arasında açık bir ayırım vardı: Birincisi ruhsal eğitimin en yüksek kademesi, ikincisi ise ulviyete sırt çevirip ego kabartma uğruna boş işlerle uğraşmanın dışa vurumuydu. İşbirlikçilerine yazdığı bir mektupta görüşlerini mealen şöyle dile getiriyordu: “Bu meşum zararlı otun kökünü kazımayı dert edindik. Rezil konuşmalar içeren tekstleri yakmak için elimizden geleni ardımıza koymadık. Hepsini insanların belleğinden silmeye çalıştık. Aynı zamanda öyle yazıları baskıya dökerek yaymaya kalkanların peşine düştük. Ancak görünüşe bakılırsa anlaşılıyor ki biz uyanmamışken şeytan yepyeni bir kurnazlıkla çaba harcamış. Gözle görülen şey kitapta okunana kıyasla ruhun ne kadar derinliklerine nüfuz edebiliyor! Ağızdan çıkan sözle ve ona uyan hareketle ergenlerin ve gencecik kızların zihinlerinde yapılan tahribatın yanında kitaplardaki ölü sözcükler nedir ki. Bu nedenle, kentlerimizi istenmeyen ruhlardan temizledi ğimiz gibi tiyatro icracılarından da kurtarmalıyız.”

Böylece görülüyor ki günümüzün krizini aşmak için de tek umut bizlere karşı büyük bir dışlama kampanyasının düzenlenmesidir. O seferberlik tiyatro sanatını öğrenmek isteyen genç insanlara yönelik olmalıdır özellikle. Sonuçta kovulan tiyatro icracılarından doğacak çağdaş Commedianti diasporasının böyle bir baskıdan akla hayale gelmedik yararlar sağlayarak yepyeni temsiller yaratacakları kuşkusuzdur.

Dario FO

 

 

Bu yazı www.iti-worldwide.org sitesinden alınmıştır.


AGÂH HÜN ( 1918 -1990 )

 

Agâh Hün ,1918 yılında İstanbul'da doğdu.1942 yılında Ankara Devlet Konservatuarı'ndan mezun olan sanatçı bir süre Devlet Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu'na geçti.1952 yılında Muhsin Ertuğrul'un yönettiği "Halıcı Kız" adlı filmi ile sinemaya başladı.1955 yılında da ilk yönetmenliğini "Sevdiğim Sendin" adlı fim ile yaptı.Bu film ile yine aynı yıl Türk Film Dostları'nın düzenlediği 2.Türk Filmleri yarışmasında en iyi yönetmen ödülü aldı.Birçok Tiyatro oyunu ve Sinema filmin de oynayan Hün, seslendirme alanında da hafızalarda sesiyle yer etmiştir.1983 yılında yaş haddinden Şehir Tiyatrosu'ndan emekli olan Agah Hün, 24 Temmuz 1990 da aramızdan ayrıldı.

AGÂH HÜN

AGÂH HÜN

ALTAN ERBULAK (1929 - 1988 )

Altan Erbulak
11 Kasım 1929’da Erzurum’da doğdu ve babasının subay'lığı nedeniyle ilk ve ortaöğrenimini Anadolu’nun çeşitli kentlerinde yaptı. 1950’de Güzel Snatlar Akademisi Resim Bölümü’nü bitiren sanatçı, amatör tiyatro oyunculuğuna Bakırköy Halkevi ve Cep Tiyatrosu’nda başladı. 1957’de Dormen Tiyatrosu’nda başladı Kamp 17, Cengiz Han’ın Bisikleti, Bit Yeniğigibi birçok oyunda rol aldı. Midas’ın Kulakları operasında da sahneye çıkan Erbulak, Metin Serezli’yle kurduğu Çevre Tiyatrosu’nda Yüzsüz Zühtü, Deli Deli Kulakları Küpeli oyunlarını sahneledi. Tiyatrosunu kapattıktan sonra 1980’lerden başlayarak çeşitli tiyatro topluluklarında oyunculuk ve yönetmenlik yapan sanatçı, güldürü tiplemeleri ve taklit yeteneği ile 1961’de İlhan İskender, 1982’de İsmail Dümbüllü ödüllerini kazandı. Karikatür çizmeye küçük yaşlarda başlayan Erbulak Vatan, Akşam, Tef, Akbaba, Fırt, Gırgır, Milliyet gibi çok sayıda dergi ve gazetede karikatür çizdi. Hürmüz’le Cafer, Kibar Hırsız sanatçının Türk mizahına kazandırdığı karikatür tipleri arasında sayılabilir. BBC’de televizyon eğitim kurslarına da katılan Erbulak TRT için Alıngan Gemisi, Deneme Televizyonu gibi programları hazırladı. Sinemada çok sayıda filmde rol aldı ve ödüller kazandı. Ölümünden sonra adına, eşi Füsun, kızları Ayşe ve Sevinç Erbulak tarafından, yılın başarılı oyuncusuna verilmek üzere “Altan Erbulak Ödülü” konuldu.
Tiyatro ve sinema oyuncusu, karikatürist, gazeteci ve şovmen Altan Erbulak 1 Mayıs 1988’de İstanbul’da kalp krizinden öldü.

ANKARA SANAT TİYATROSU 1963'TEN BUGÜNE 49 YILDIR PERDELERİNİ AÇIYOR..

Türkiye'nin en eski ve en köklü özel tiyatrosu olan Ankara Sanat Tiyatrosu, 6 Aralık 1963 tarihinde Asaf Çiyiltepe ve arkadaşları tarafından devrimci- ilerici bir tiyatro olarak kurulmuştur. Takım oyunculuğuna dayanan, öncü bir sanat tiyatrosu anlayışını bu güne dek koruyan AST'ın Genel Sanat Yönetmenliğini, Asaf Çiyiltepe'nin 1967 yılında yapılan doğu turnesi sırasında geçirilen bir kaza sonucu vefatı üzerine Güner Sümer üstlenmiştir. Güner Sümer'in yönetiminden sonra Sanat Yönetmenliği'ne Rutkay Aziz gelmiştir. Uzun yıllar bu görevi devam ettiren Rutkay Aziz, birçok oyuna yönetmen ve oyuncu olarak imzasını atmıştır.

60'lar Türkiye'sinden bu yana Türk Tiyatro Tarihine bir mihenk taşı olarak yerleşen Ankara Sanat Tiyatrosu, yüzlerce oyuncu, yazar, yönetmen, sahne tasarımcısı, sahne müzikçisi ve teknisyenini yetiştirmiş bir okuldur. Kendi dönemi içinde, ödenekli ve ticari tiyatrolara karşı, ilerici - gençlik ve deneme tiyatrolarının öncüsü olmuştur. Repertuar tiyatrosuna ve takım oyunculuğuna dayanan Ankara Sanat Tiyatrosu, çoğunlukla çağdaş dünya klasiklerine (Samuel Beckett, Brendan Behan, Armand Salacrou, Max Frisch, August Strindberg) yer verirken, özellikle bir 'Brecht - Gorki Tiyatrosu' kimliği kazanmış; Bu arada, çağdaş ulusal Türk Tiyatrosuna da büyük önem verdiği gibi, (Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Cahit Atay, Turgut Özakman) yeni Türk oyun yazarları kuşağının yetişmesine de büyük katkı sağlamıştır. (Sermet Çağan, İsmet Küntay, Güner Sümer, Bilgesu Erenus, Vasıf Öngören, Oktay Arayıcı) Ankara Sanat Tiyatrosu'nda Asaf Çiyiltepe, Güner Sümer, Genco Erkal, Ergin Orbey, Çetin Öner, Rutkay Aziz ve Yılmaz Onay gibi yönetmenlerin yanında, Osman Şengezer ve Yücel Tanyeri gibi sahne tasarımcıları ile Timur Selçuk gibi besteciler yer almışlardır. 

Kurulduğundan beri defalarca kez kapatılmalarla ve yasaklanmalarla mücadele eden tiyatro çalışanları, 1971-1972 sezonunda Bertolt Brecht'in yazdığı, Yılmaz Onay'ın yönettiği Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti adlı oyunla, sıkıyönetim tarafından gözaltına alınmıştır. Bununla beraber 1974-1975 sezonunda Maksim Gorki'nin aynı isimli romanından Bertolt Brecht'in oyunlaştırdığı ANA adlı oyunu Rutkay Aziz rejisi ile sahneleyen AST çalışanları, seyircisine ve Türkiye'ye yeni bir marş kazandırmıştır. Seyirci oyundan çıkarken az önce sahnede öğrendiği 1 Mayıs Marşı'nı hep bir ağızdan söyleyerek toplumsal bilinci tiyatro sahnesinde de kazanabileceğini öğrenmiştir. 

Uğur Mumcu, Faruk Erem, Eşber Yağmurdereli, Yaşar Kemal, Turgut Özakman, Sabahattin Ali, Yılmaz Güney, Behrengi gibi yazarların oyunlarını oynamış bir sanat kurumu olan AST, 1973-1974 sezonundan bu yana kendi dünya görüşü ve oyunculuk anlayışına uygun olmak üzere 35 yıldır Geleneksel Amatör Tiyatro Kursu açarak hem kendi kadrosuna hem de Türk tiyatrosuna genç oyuncular yetiştirmektedir. Tiyatro, 1963 yılından beri toplam 158 oyun sahnelemiştir ve tam 49 yıldır ilerici, devrimci, öncü bir tiyatro olarak Türk ve Dünya tiyatrosundaki yerini korumaktadır. Tüm sanatların anası olan, "Yaşama Sanatı"na hizmet etmek AST'ın kuruluşundan bu güne temel sanat anlayışı olmuştur.. Ankara Sanat Tiyatrosu, politik tiyatro yapmanın tüm zorluklarına, yeni dünya düzeninin yarattığı apolitik iklime, sanatı tümüyle boş eğlenceye indirgeyen "Kültür Piyasasına" karşı, toplumcu çizgisinden ve insanı merkezi alan kuruluş poetikasından ödün vermeden, perdelerini açmaya devam ediyor...

 

(Yukarıdaki yazı Ankara Sanat Tiyatrosu'nun sitesinden alınmıştır. www.ast.com.tr )

 

 

 

 

AYÇA TELIRMAK (1956 - 2008 )

 

İstanbul'da 1956 yılında dünyaya gelen Ayça Telırmak, orta öğrenimini Kültür Kolejinde tamamladıktan sonra, İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümünü ve Mimar Sinan Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunu bitirdi.

İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulunda yüksek lisans yapan Telırmak, 1978-79 sezonunda Kent Oyuncuları'nda Woddy Allen'ın 'Bir Daha Çal Sam' adlı oyunuyla tiyatroya başladı.
Almanya'da dil eğitimi almak ve gazetecilik yapmak için tiyatro çalışmalarına 5 yıl ara veren Telırmak, 1984-85 sezonunda Kent Oyuncuları'nda tekrar sahneye döndü.
İBB Şehir Tiyatrolarına 1985-86 sezonunda 'Vişne Bahçesi' oyunuyla giren Telırmak, sırasıyla 'Afrikalı Peygamber', 'Ayrangeven', 'Diğerlerinin Adı Ali', 'Aşk Hastası', 'Memleketimden İnsan Manzaraları', 'Silvanlı Kadınlar' ve 'Mary Stuart' oyunlarında rol aldı. Telırmak, son olarak 'Bernarda Alba'nın Evi' adlı oyunda 'Bernarda' rolüyle sahneye çıktı.
Şehir Tiyatroları'nda oyunculuğun yanı sıra Yeşilçam'ın birçok filminde seslendirme yapan Telırmak, 'Küçük Balıklar', 'Düş Gezginleri' ve 'Bir Sonbahar Hikayesi' gibi filmlerde rol aldı. Ayça Telırmak  2008 yılında kimselere haber vermeden aramızdan ayrıldı.

 

AYŞEGÜL DEVRİM ( 1942 - 2009 )

BEHZAT BUTAK (1891 - 1963 )

TİYATRONUN "BEHZAT BABA"SI

Behzat Hâki Butak , 16.10.1891 tarihinde Bursa'da doğdu. Babası gazeteci Halil Hâki bey II.Abdülhamit tarafından Bursaya sürülmüş bulunuyordu. Butak'ın tiyatro ile ilk karşılaşması Mihaliç'e gelen "Gavril Tiyatro ve Cambaz Kumpanyası"nı seyretmesiyle olmuştur. 1906 da babasının ölümü üzerine İstanbul'a gelen Butak,  Mercan İdadisine girdi. Daha sonra ticaret mektebine oradan da Sanayi-i Nefise'ye geçti. Butak , aynı zamanda ressam Muzazzez beyden resim dersleri alıyordu. Ressam Muazzez ortaoyunu'nun başarılı sanatçılarından biriydi. Butak'ın ilk sahneye çıkışı, ressam Muazzez beyin oğlunun sünnetinde oynanan ortaoyunun da oynadığı Kavuklu Arkası rolüdür. Bu oyunda İbnürrefik Ahmet Nuri Bey "Pişekar" Muazzez Bey "Kavuklu"yu oynamıştır. 1908 yılında Meşrutiyetin ilanı ile  Butak, Muazzez bey'in başında bulunduğu "Sahne-i Heves" trubunun oynadığı "Beyimin Tiyatro Merakı" komedisiyle de halkın karşısında sahneye ilk adımını atmıştır. Kısa bir süre sonra dağılan "Sahne-i Heves" trupu'nun ardından Butak , okumakta olduğu Sanayi-i Nefise mektebinde bir kaç arkadaşıyla birlikte "Sanayi-i Nefise Tiyatro Heyeti"ni kurdu. Şehzadebaşı'nda Letafet Apartımanı karşısında "Osmanağa" tiyatrosunda Viktor Hugo'dan çevrilen "Ancelo Mari Piyer" piyesini oynadılar. Seyirci bulamayan grup dağılmak zorunda kaldı. Hariciye Nezareti Behzat'ın da içinde bulunduğu dört kişilik bir talebe grubunu, İtalya'ya elektrik mühendisliği tahsili için gönderdi. Ancak gittikleri fabrika grevde olduğundan eğitim göremediler. Butak'ta iki aylık süre zarfında Roma ve Napoli'de tiyatroları gezdi bilgi ve görgüsünü arttırdı. İstanbul'a dönen Butak, "Mürebbii Hissiyat" grubuna girdi.Kısa sürede bu grupta dağılınca Behzat kendini "Darüttemsili Osmani" grubunda buldu. Burada Fazıl Reşit ve Aktör Hüseyin Kâni bey'in yazmış olduğu "Ramses" piyesinde "Kahin" rolünü oynadı. Bu grupta maddi olarak ayakta kalamayınca "Şark Dram Kumpanyası"na girdi. 1912 de Balkan Harbi ilan edildi. Behzat harbe gönüllü gitti. Döndüğünde bir çok grupta çalıştı ama hiç biri uzun soluklu olmadı. Nihayet 1914 de Darülbedayi'nin kurulmasıyla Behzat ,Darülbedayi'nin açtığı sınava girdi. Sınavı kazana Behzat 9 altın lira maaşla Darülbedayi kadrosuna alındıysa da o sırada patlak veren I.Dünya Savaşı'na Behzat yine gönüllü gitti. Çanakkale'de kolundan yaralandı. Bağlı bulunduğu Alayla Bitlis'e kadar gitti. 1918'de İstanbul'a dönen Behzat, Darülbedayi'e yeniden girerek "Füruzan" piyesinde oynamaya başladı.1920 de Raşit Rıza ve İbnürrefik Ahmet Bey'in kurdukları "Yeni Sahne"ye geçti, Raşit Rıza'nın kurduğu "Türk Tiyatrosu"nda çalıştı.1923 yılında tekrar Darülbedayi'e döndü.İzmir ve Karadeniz turnelerine katıldı. Bir süre Ertuğrul Muhsin, Raşit Rıza ile beraber çalıştı.1928 de Darülbedayi'e döndü ve ölene kadar burada sahneye çıktı. 300'yakın piyes ve bir çok sinema filminde oynayan Butak'ın "Resimli Türk Paraları" isminde Nümizmatik bir kitabıda bulunmaktadır. Türk Tiyatrosunun "BABA"sı olarak kabul edilen Behzat Butak 1963 yılında aramızdan ayrılmıştır.

DENİZ UYGUNER 1931-2010

 
Deniz Uyguner, 1931′de İnegöl’de doğdu. İlk ve ortaokulu Bursa’da bitiren Uyguner, İstanbul Erkek Lisesi ve İstanbul Üniversitesinde eğitimine devam etti. Deniz Uyguner, 1947 yılında lise son sınıftayken İstanbul Şehir Tiyatrosuna girdi. Ferih Egemen’den sonra Çocuk Tiyatrosunun yaşatılması için büyük emek veren Uyguner, çok sayıda çocuk oyununu yönetti.Kenterler, Dormen, Lale Oraloğlu, Arena, Altan Karındaş ve Kadıköy İl tiyatrolarında rejisör ve koreograf olarak çalıştı.Uyguner, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Tiyatrolarında, ”Figaro’nun Düğünü”,”Dünya Malı Dünyada Kalır”,”Peter Pan”, ”Bir Kavuk Devrildi”, ”Julius Caesar”ın da aralarında bulunduğu birçok oyunun koreografisini üstlendi.”Kafkas Tebeşir Dairesi”, ”Othello”,”Deli Saraylı”, ”Hamlet”, ”Yaprak Dökümü” ve ”Marat-Sade” gibi oyunlarda yer alan Uyguner, İstanbul Şehir Tiyatrolarının 1985 yılında yayımlanan ”Şehir Tiyatroları 70. Yıl Özel Sayısı”nı hazırladı.Uyguner, 1998 yılında bu kurumdan emekli olmuştu.

 

DUVARDA ÇİVİN OLSUN/KUMBARACI50 DESTEK PROJESİ

Bugüne kadar seyyar tiyatro serüvenini farklı mekânlarda oyunlarını sahneleyerek sürdüren altıdan sonra tiyatro, “her yer sahne” düşüncesiyle yola çıkarak, ortak bir üretim ve gösteri alanı olarak tasarladığı ve farklı disiplinlerle paylaşacağı kumbaracı50’yi, yeni sezonda istanbul’a kazandırmanın mutluluğunu ve heyecanını yaşıyor.
“duvarda çivin olsun!” Sloganıyla devam eden “kumbaracı50 destek projesi” kapsamında, kasım ayı “destek ayı” olarak belirlendi ve konuk toplulukların desteği ve katılımıyla özel bir program hazırlandı. Kumbaracı50, kasım ayının ilk üç haftası boyunca her akşam bir etkinlikle izleyicileriyle buluşacak. Programın ilk etkinliğini ev sahibi altıdan sonra tiyatro gerçekleştirecek ve geçen sezon da devam eden ve büyük ilgi gören “444” ve “öldün, duydun mu?” Oyunlarıyla kumbaracı50’nin kapılarını ilk kez seyircilerine açacak.
“destek ayı” kapsamında luvstory performansıyla çağlar yiğitoğulları, insanlarım oyunuyla genco erkal/dostlar tiyatrosu, bugün, hiçbir şey… performansıyla ilyas odman, çirkin insan yavrusu oyunuyla oyun deposu, resm-i geçit oyunuyla semaver kumpanya, vakit tamam beyler! Oyunuyla şule ateş, van gogh oyunuyla hakan gerçek/tiyatro gerçek, eksik oyunuyla tiyatro hal ve hakiki gala oyunuyla tiyatrotem’i ağırlayacak olan kumbaracı50 sanatseverleri ve izleyicilerini bekliyor.
Seyirciler, “destek ayı” programında yer alan toplulukların gösterilerine aldıkları her biletle kumbaracı50’ye destek vermiş olacaklar.
* Değerli destekçilerimizin destek projesi kapsamında almış olduğu davetiyeler Kasım ayı boyunca devam eden “destek ayı” programı için geçerli değildir.
Tüm gösterilerin başlama saati 20:30'dur.
www.altidansonra.com

GÜLE GÜLE BÜYÜK USTA...EROL GÜNAYDIN 1933 - 2012

HALDUN TANER (1915 - 1986 )

"ÖLÜRSE TEN ÖLÜR CANLAR ÖLESİ DEĞİL"

HALDUN TANER

Haldun Taner 16 Mayıs 1915'te İstanbul’da doğdu. 7 Mayıs 1986’da İstanbul’da yaşamını yitirdi. Son Osmanlı meclisinde İstanbul miletvekili olan İstanbul Darülfünun'u (İstanbul Üniversitesi) Hukuk Fakültesi profesörü Ahmed Selahattin’in oğlu. Ortaöğrenimini 1935'te Galatasaray Lisesi’nde tamamladı. Devlet tarafından Almanya'ya Heidelberg Üniversitesi’ne gönderildi. Siyasal Bilimler Fakültesi'ne devam etti. Zatürree olunca eğitimini yarıda bırakıp 1938'de İstanbul'a döndü. Tedavisi 1942'ye kadar sürdü. 1950'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Alman Filolojisi Bölümü’nü bitirdi. Sanat Tarihi Kürsüsü’nde asistan oldu. 1950’den sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi’nde, Gazetecilik Enstitüsü’nde, LCC Tiyatro Okulu’nda binlerce öğrenci yetiştirdi. İki yıl Viyana’daki Max Reinhardt Tiyatro Akademisi’nde öğrenim gördü. Viyana’daki bazı tiyatrolarda reji asistanı olarak çalıştı. 1957'de tekrar Türkiye’ye döndü. Gazetecilik Enstitüsü’ndeki derslerine devam etti. Tercüman ve Milliyet gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Edebiyat yaşamına gençlik yıllarında yazdığı skeçlerle başladı. "Töhmet" adlı ilk öyküsü Yedigün dergisinde "Haldun Yağcıoğlu" takma ismiyle 1946'da yayınlandı. New York Herald Tribune Gazetesi'nin 1953'te İstabul'da düzenlediği öykü yarışmasında "Şişhaneye Yağmur Yağıyordu" öyküsüyle birinci oldu. 1956'da Varlık dergisinin araştırmasında yılın en beğenilen öykücüsü seçildi. Öykülerinde bireyin toplumdaki yaşam biçimleri üzerinde durdu. Bunların aksayan yanlarını mizah unsurları kullanarak anlattı. Eski ve yeni yaşam biçimi arasında kalmış insanların, sonradan görme zenginlerin yaşamlarını ele aldı. Toplumun değişik kesimlerden seçtiği kişilerin tutarsızlıklarını, çelişkilerini ikiyüzlülüklerini sergiledi. Öykülerinin arka planında da çoğunlukla İstanbul manzaraları oldu. Tiyatrodaki ilk eserlerinde dramatik türün başarılı örneklerini verdi. Ardından epik tiyatro denemelerine girişti. "Keşanlı Ali" adlı oyunu Türk Tiyatrosu’ndaki ilk epik tiyatro örneğidir. Bu oyun Türkiye'nin yanısıra Almanya, İngiltere, Çekoslovakya, Yugoslavya'nın çeşitli kentlerinde oynandı. Daha sonraki dönemlerde konularını güncel olaylardan alan siyasal-sosyal taşlamaların ağır bastığı oyunlar yazdı. Zeki Alasya ve Metin Akpınar ile Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nu, Ahmet Gülhan ile Tef Tiyatro Grubu’nu kurdu. Türk ortaoyunu ve tuluat tiyatrosu ögelerinden de yararlanarak toplumsal olayları alaylı bir dille eleştirdiği oyunlarıyla büyük başarı kazandı.

HAZIM KÖRMÜKÇÜ ( 1898 - 1944 )

EĞER, ALKIŞ KARIN DOYURSA İDİ, MİDE FESADINA UĞRAYACAK İLK SANATKAR HAZIM OLURDU...


Asıl adı Kazım olan Hazım Körmükçü, 1898'de Beyoğlu-Ayaspaşa'da doğdu. Şemsülmekatip ve Kabataş İdadisi'nde okudu. Belediye Meclisi'nde zabıt katipliği yaptı.Oyunculuk yeteneğini dedesinden (Muzıka-yı Hümayun'da oyuncubaşı), müzik yeteneğini babasından (Muzıka-yı Hümayun'da solfej hocası) aldı. Türk müziğinin bütün enstrümanlarını çalıyor, büyük bir ustalıkla Karagöz oynatıyordu. Sahneye ilk kez Benliyan Tıyatro Kumpanyası'nda figüran olarak çıktı. Darülbedayi'ye 1917'de girdi; Ferah Tiyatrosu, Raşit Rıza Topluluğu ve Milli Tıyatro'da çalıştığı üç yıl (1924-1927) dışında tüm sanat hayatı Darülbedayi' de geçti. Komedyenliği sevdiği halde dramlarda da rol aldı. Musahipzade Celal’in eserlerindeki rolleriyle yaygın bir üne kavuştu; operetlerin en sevilen oyuncusu oldu. Sinema oyunculuğuna 1932'de başladı; Muhsin Ertuğrul’un çevirdiği filmlerin çoğunda rol aldı. Bir dönem Milli Piyango bayiliği yaptı.Tiyatro ve sinema oyuncusu Körmükçü 1 Nisan 1944'de İstanbul'da zatürreeden öldü. 3 Nisan'daki cenaze törenine yaklaşık beş bin hayranı katıldı; Şehir Tiyatroları Hazım Körmükçü için iki gün perdelerini kapatmıştır.

HOŞGELDİNİZ

İstanbul 2010'da "Avrupa Kültür Başkenti" olacak. Peki şu anda İstanbul'da donanımlı kaç tiyatro salonumuz var? Avrupa'da ya da Doğu'daki emsallerine bakarak gösterebileceğimiz kaç tiyatro binamız... Kendi ellerimizle yaktığımız ya da yıktığımız bina ve salonlardan kaçı han , hamam kaçı alış-veriş merkezi ya da kongre salonu oldu? Yani tiyatro kültürünün bir parçası olan tiyatro binalarımız nerede?
Peki müzemiz? Var mı bir tiyatro müzemiz?  Gittiğimizde Muhsin Ertuğrul'un Baykuş piyesinde giydiği keçe külahı , Dümbüllü'nün kavuğunu , Engin Cezzar'ın Keşanlı Ali Destanı'nda giydiği külhanbeyi kostümünü , Behzat Butak'ın kendi eliyle yaptığı bastonu'nu ya da tiyatro tarihimize ait afişleri , el ilanlarını , aksesuarları bulabildiğimiz bir müzemiz var mı? Bir , iki küçük kişisel müzeden başka bir şeyimiz yok.
İşte tiyatromuzesi.org tiyatro sanatımızdaki bu açığı bir nebze olsun doldurmak , meraklılarını , tiyatroseverleri , araştımacıları ve sanata gönül verenleri tiyatro tarihimizle buluşturmak "suya yazı yazanlar"ın kalıcı olmalarına ve unutulmamalarına bir parça katkıda bulunmak için kuruldu. Sitemiz düzenli olarak açacağı sergilerle , hergün yenilenen ve artan arşiviyle tiyatro kültürümüze katkı sağlamayı amaçlamaktadır. Yöneticiliğini ve kuruculuğunu Selçuk Yüksel ve Arif Akkaya'nın yaptığı tiyatromuzesi.org tamamı orjinal belge , fotoğraf ve dökümanlardan oluşmaktadır.
Tiyatromuzun en eski kurumu Darülbedayi'nin ilk sınav davetiyesinden , Ferah Tiyatrosu'nun el ilanlarına , Muhsin Ertuğrul'un Baykuş piyesinde ki fotoğrafından , tiyatro biletlerine kadar pek çok belge ve fotoğraf sitemizde yer almaktadır. Sitemizin ilk sergisi ise önemli tiyatro ve sanat adamı olan oyuncu , yönetmen , çevirmen , dilbilimci , ressam , heykeltraş , şair Nüvit Özdoğru Sergisidir. Sergi Nüvit Özdoğru'ya ait çeşitli belge , fotoğraf ve resimlerden oluşmaktadır. Siteyi hazırlarken bizden yardımlarını esirgemeyen herkese teşekkürü bir borç biliriz.
30. ölüm yıldönümü sebebiyle ustamız MUHSİN ERTUĞRUL'a adadığımız tiyatromuzesi.org seyircileriyle buluşmak üzere perdelerini araladı... İyi seyirler.
 
 

MEHMET ULUSOY (1942 - 2005)

Tiyatroya, Ayberk Çölok'un teşvikiyle orta öğrenimini sürdürdüğü Galatasaray Lisesi'nin tiyatro kolunda başladı. Kısa bir süre sonra Ulvi Uraz tiyatrosunda profesyonel oyunculuğa adım attı. İstanbul Belediye Konservatuarı'nda Yıldız Kenter'in öğrencisi oldu. Daha sonra Sermet Çağan ve Muhsin Ertuğrul ile çalıştı.

1963'te Avrupa'ya gitti. Önce Paris'te, Roger Planchon'un yanında sonra Berlin'de, Berliner Ensemble'da stajyer oldu. Fransa'ya döndü ve Sorbonne Üniversitesi Tiyatro Enstitüsü'nde öğrenim gördü. Ardından üç yıl Milano'da, Piccolo Teatro ve La Scala Operası'nda sergilenen yapımlarda Giorgio Strehler'in asistanlığını üstlendi. Strehler ile birlikteliği onun hayatında bir dönüm noktası oldu ve sanatında derin etkiler bıraktı.

1968'de İstanbul'da Devrim İçin Hareket Tiyatrosu adlı topluluğu kurdu. Üç yıl boyunca köylerde, meydanlarda ve grevde olan fabrikalarda sokak tiyatrosu yaptı.

1971'de Paris'e yerleşti. Antoine Vitez ve Peter Brook'un yönettiği oyunlarda çeşitli roller üstlendi. Öte yandan, dünyanın dört bir yanından gelen oyuncularla birlikte Théatre de Liberté'yi (Özgürlük Tiyatrosu) kurdu.

1972'de Gérard Philippe de Saint-Denis tiyatrosunda, Nazım Hikmet ve Aziz Nesin gibi yazarların ürünlerinden derleyerek sahnelediği Gelecekten Destanlar adlı oyun ile ilk yapım ve yönetimini gerçekleştirdi. Büyük beğeni toplaması üzerine oyun Fransa'yı, İtalya ve İsviçre'de çeşitli festivallerde temsil etti. Takip eden sene Nâzım Hikmet'in Sevdalı Bulut'unu sahneye uyarladı. Bu yapım başta Avignon Festivali ve Venedik Bienali olmak üzere Avrupa'nın çeşitli sahnelerinde 167 kez temsil edilerek büyük başarı kazandı. Ayrıca FR3 televizyon kanalında yayınlandı. "Özgürlük Tiyatrosu" kısa zamanda Fransız Kültür Bakanlığı'nın maddi desteğini alan en önemli bağımsız tiyatrolardan biri oldu.

1974'te Bertold Brecht'in Kafkas Tebeşir Dairesi yorumu ve Karl Marx'ın Das Kapital'inden Yüksel Arslan ile beraber sahneye uyarladığı Buzlu Suların Bencil Hesaplarında adlı oyunları Avignon Festivali'ne taşıyarak ününü pekiştirdi. Artık Fransa'da önde gelen gazeteleri baş sayfalarını ona ayırıyor, ansiklopediler ve tiyatro kuramı kitaplarında referans olarak gösteriliyor, adına kitaplar yazılıyor, hatta kimi kuramcılar tarafından Charlie Chaplin veBuster Keaton gibi oyuncu-yönetmenler ile özdeşleştiriliyordu. (Denis Babelet, CNRS)

1975-76 senelerinde Sorbonne Üniversitesi'nde tiyatro öğretim üyeliği yaptı. 1979-80 arası Dostlar Tiyatrosu'nda çalıştı.

1980'de Nazım Hikmet'in şiirinden uyarladığı Benerci Kendini Niçin Öldürdü? ile Avignon Festivali'nin açılışını gerçekleştirdi. Oyun büyük başarı elde etti. Fransız ve Belçika televizyonları oyunu yayınladı. Fransa'da sağcılar tarafından "komünist" olarak damgalanmasına rağmen 80'lerde Fransa'nın en önde gelen sağcı gazete ve eleştirmenleri bile "...tiyatro izleyicisine hiç bir zaman bu kadar yakın olmadı.", "...ideolojik fikirlerine katılmayabilirsiniz ancak şunu kabul etmek gerekir ki onun sahneye koyduğu oyunlarda bir şeyler oluyor, mizansen ve sahneleme yenilenmiş!" diyecek kadar onun dehasını övüyordu. (örn: Pierre Marcabru-Le Figaro)

Mehmet Ulusoy, 1976'dan günümüze kadar sahneye koyduğu, Macbeth (W.Shakespeare), Yaşlı Adam ve Deniz (E.Hemingway), Kongo'da Bir Sezon (Aimé Césaire), Patronun Ölümü (Dario Fo), Ortadirek (Yaşar Kemal) gibi 22 oyun, Avrupa'nın pek çok ülkesi ile birlikte Rusya, Makedonya, Tunus, Kıbrıs, Lübnan ve Martinik Adası'nın önde gelen pek çok tiyatro mabedi ve festivallerinde temsil edildi. Mehmet Ulusoy, bu yapımlarda Ataol Behramoğlu,Aimé Césaire, Yaşar Kemal, Roland Topor; Kuzgun Acar, Yüksel Arslan, Saim Bugay, Metin Deniz, Mehmet Güleryüz, İlhan Koman, Michel Launay; Ayla Algan, Arlette Bonard, Ayberk Çölok, Genco Erkal ve Kudsi Ergüner gibi değeri hiçbir zaman unutulmayacak sanatçılarla çalıştı.

1990-94 arası Paris Ulusal Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde ders verdi.

1999'da Tarhunda Théâtre adlı tiyatroyu kurdu. Balkan Savaşı sırasında Üsküp Milletler Tiyatrosu'nda Türk, Arnavut, Makedon ve diğer milletlerden oyuncularla birlikte Jordan Plevnes'in RRR adlı oyununun provalarını yürütüp sahneledi.

2000'de Fransa'da sahneye koyduğu son oyun olan Topor-Party yaklaşık iki yüz temsil gerçekleştirdi ve o sene Avignon Festivali'nin kapanış oyunu oldu. Fransız Tiyatro Eleştirmenleri Birliği bu yapımı yılın en iyi oyunu seçti.

Sinemada da emek veren Mehmet Ulusoy, 1976'dan itibaren sırasıyla Gloria Mundi, Le Marginal, Kız Kulesi Aşıkları ve Odmazda'nın yanı sıra rollerini Tchéky Karyo ve Monica Bellucci ile paylaştığı Comme Un Poisson Hors de l'Eau adlı filmlerde rol aldı.

Şehir Tiyatroları' nda, 1998'de, Turgay Nar'ın Güz Bitiminde Moliére Ya da Kibarlık Budalası, 2001'de de Georg Büchner'in Woyzeck adlı oyunlarını yönetti. Sanatçı 2001 yılından itibaren; Ankara'da Lemi Bilgin, İstanbul'daOsman Wöber'in müdür olduğu dönemde Devlet Tiyatroları kadrosuna dahil oldu. Sırasıyla İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, Ankara Devlet Tiyatrosu'nda John Whiting'in iddialı eseri Şeytanlar veAntalya Devlet Tiyatrosu'nda Topor-Party'yi yeniden sahneye koydu. Benerci Kendini Niçin Öldürdü?, 6. Afife Jale Tiyatro Ödülleri'nde En İyi Oyun, En İyi Yönetmen, En İyi Sahne Tasarımı ve En iyi Müzik ödüllerini kazandı. Sanatçı son olarak Erasmus'un Deliliğe Övgü adlı eserinin uyarlaması üstüne çalışıyordu. Benerci Kendini Niçin Öldürdü? ve Topor-Party adlı oyunların Nisan 2005 Paris turnesi sırasında, akciğer kanseri tedavisinden dolayı kalbine yenik düştü. Mehmet Ulusoy, Giorgio Strehler, Nâzım Hikmet ve Mustafa Kemal'e olan hayranlığını her fırsatta dile getirdi.

Vefatının ardından, Béatrice Picon-Vallin ve Richard Soudée'nin yazdığı Mehmet Ulusoy-Un Théâtre Interculturel (Kültürlerarası Bir Tiyatro) adlı kitap Paris'te L'Age d'Homme yayınlarınca yayımlandı. Ayrıca Ayşin Candan da Mehmet Ulusoy Tiyatrosu adlı kitabı yazdı. 18 Şubat 2010'da Théâtre Gérard Philippe de Saint Denis tiyatrosunun içinde bulunan sahneye Mehmet Ulusoy Sahnesi adı verilmiştir.

(www.mehmetulusoy.net sitesinden alınmıştır)

 

MUHSİN ERTUĞRUL ( 1892 -1979 )

7 Mart 1892'de İstanbul'da doğan Muhsin Ertuğrul, özel Tefeyyüz Mektebi'nde okurken tiyatroya ilgi duydu ve aktör olmaya karar verdi. 30 Temmuz 1910'da Burhanettin Kumpanyası'nda sahneye çıktı. Othello ve Hamlet piyeslerinde oynadı. Bir süre sonra İsmail Galip Arcan, Behzat Butak gibi oyuncu arkadaşlarıyla kurduğu "Yeni Turan Temsil Heyeti"nde yönetmenlik ve oyunculuk yaptı, Şehzadebaşı'nda açtığı Ertuğrul Sineması'nda ise film öncesi kısa gösteriler sundu. Muhsin Ertuğrul, 1913 sonunda tekrar Fransa'ya gitti. Paris konservatuarı'na tüm uğraşmalarına karşın giremedi, ancak oradaki tiyatrolar ve sinema stüdyolarında gözlemler yaptı.

İstanbul'a döndüğünde "Ertuğrul Muhsin ve Arkadaşları" topluluğunu kuran sanatçı, kuruluş çalışmalarına katıldığı Darülbedayi'de öğretmenliğe atandı. Ancak, I. Dünya Savaşı başlayınca Darülbedayi, tiyatro okulu olmaktan çıkıp bir tiyatro topluluğuna dönüştü. Bunun üzerine sanatçı Berlin'e giderek sinema ve tiyatro incelemelerinde bulundu, Karanlıkta Işık filminde uzun bir rol oynadıktan sonra İstanbul'a döndü. 1917'de Halit Fahri Ozansoy'un "Baykuş" piyesini sahneleyen Ertuğrul, başrolde ihtiyar bir köylüyü oynadığında 25 yaşındaydı. Kısa bir süre yeniden Berlin'e giderek "Beranien Düşesi" filminde ihtilalci bir subay rolünü oynadı ve yurda döndükten birkaç ay sonra Temaşa dergisinde sinema eleştirileri yazdı. Robert Kolej'de, Halide Edip'in librettosunu yazdığı, Vedi Sabar'nın bestelediği "Kenan Çobanları" operasını hazırladı. İstanbul Film Şirketi adına başrolünü de oynadığı "Samson" filmini çekti, yanı sıra Üstat Film Şirketi'nde yönetmenlik yaptı.

1921'de Darülbedayi'de yönetmen olarak göreve başlayan Ertuğrul, yönetin kurulunun ve diğer birimlerin sanatçılardan oluşması için girişimlerde bulununca, arkadaşlarıyla birlikte Darülbedayi'den çıkarıldı. Bunu üzerine çeşitli filmler çekmeye başladı ve Kurtuluş Savaşı üzerine ilk belgesel sayılan "Zafer Yolları" adlı filmini gerçekleştirdi.Türk tiyatro tarihinde "Ferah dönemi" olarak bilinen çalışmalarını Ferah Sineması'nda sürdürürken 1925'te gittiği Sovyetler Birliği'nde Meyerhold, Stanislavski, Ayzenştayn gibi sanatçılarla tanıştı; "Tamilla" ile "Spartaküs" filmlerini çekti. 1927'de İstanbul'a döndüğünde Belediye Başkanı Muhittin Üstündağ'ın önerisiyle Darülbedayi'de sanat yönetmeni oldu. İlk sesli Türk filmi olan "İstanbul Sokaklarında" ve "Bir Millet Uyanıyor" filmlerinin çeken Ertuğrul, bu dönemde operetlerle revülere ağırlık verdi. 15 Aralık 1932'de "Goethe Madalyası" ile onurlandırıldı. Karım Beni Aldatırsa, Söz Bir Allah Bir, Leblebici Horhor Ağa, Aysel Bataklı Damın Kızı filmlerinde senarist olarak Mümtaz Osman takma adını kullanan Nâzım Hikmet'le çalıştı.

Eşi Neyyire Neyir ile bir süre Perde ve Sahne dergisini çıkaran Ertuğrul, açılması için uğraş verdiği İstanbul Açık Hava Tiyatrosu'nda "Kral Oidipus"u sahneledi. 1949 Temmuz'unda Devlet Tiyatrsosu ve Operası Genel Müdürlüğü görevine atandı ve Büyük Tiyatro'yu gösterilere açtı. "Bir Komiser Geldi" oyunundaki "Müfettiş" rolüyle oyuncu olarak son kez sahnede görünen sanatçı, 1950'de Büyük Tiyatro'da balo yapılmasına karşı çıkınca Demokrat Parti iktidarının tepkisini çekti ve görevinden istifa etti.

1958'de görevden alınan sanatçı, bir yıl sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu baş rejisörü oldu;1964'te Türkiye'de ilk kez Brecht'in bir oyununu "Sezuan'ın İyi İnsanı"nı ve Shakespeare'in 400. doğum yıldönümü nedeniyle beş sahnede beş Shakespeare oyunu sahneletti. Bu çalışmaları eleştiriler aldı ve 1966'da İstanbul Belediye Meclisi'nin kararıyla baş rejisörlük kadrosu kaldırıldı. Basında ve TBMM'de sürekli tartışılan "Muhsin Ertuğrul Olayı" tiyatroya indirilen bir darbe olarak yorumlandı. İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Enstitüsü'nde "Tiyatro Eleştrisi" dersleri veren Ertuğrul, yeniden çağrılmasına karşın Şehir Tiyatrosu'nda görev almadı.Kültür Bakanı Talât Halman'ın çabasıyla 23 Ekim 1971'de Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir sanatçıya, Muhsin Ertuğrul'a "Devlet Kültür Armağanı" verildi. Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği'ne atandığında 82 yaşında olan Ertuğrul, Semt Tiyatrosu, Öğle tiyatrosu, Gezici Tiyatro gibi çeşitli uygulamalarla yeni bir tiyatro seferberliği başlattı ancak iç çekişmeler üzerine 1976'da görevi bıraktı.

Çağdaş Türk tiyatrosunun temelini atan ve geliştiren Muhsin Ertuğrul 29 Nisan 1979'da İzmir'de kalp krizi sonucu öldü. Ölümünden önce Ege Üniversitesi Senatosu, Türk tiyatro ve sinemasına yaptığı hizmetler nedeniyle Ertuğrul'a "Fahri Doktor" unvanı vermişti.

 

 

NECDET MAHFİ AYRAL ( 1908 - 2004 )

Necdet Mahfi Ayral 1908'de İstanbul Beykoz'da dünyaya geldi. Tiyatro ile ilk kez sünnet düğününü renklendiren, Salim Paşa Kumpanyası vasıtasıyla tanışır. Galatasaray Lisesi'nde okuyan Ayral, babasının ölümüyle okuldan ayrılmak durumunda kalır. Sanatçı, askerliğe kadar Deutsche Orientbank'ta ve Yıldız Gazinosu'nda çalışır. Ayral askerden terhis olmak üzereyken komutanı Rüstem Paşa'nın "Herhangi bir yerde iş bulmak istiyorsan tavsiye mektubu yazayım" sözleri üzerine arzusunu dile getirir; "Madem böyle bir lütufta bulunacaksınız. Vali ve Belediye Reisi'ne bir mektup yazın. Tiyatroya girmek istiyorum". Belediye Reisi Muhittin Üstündağ tarafından Şehir Tiyatroları Müdürlüğü'ne yollanan Ayral ertesi gün provaya çıkar. 24 Eylül 1932'de Şehir Tiyatroları'nda "Yedi Köyün Zeynebi" adlı oyundaki figürasyona çıkarak sahneye ilk adımını atan Ayral'ın rol arkadaşları Cahide Sonku ve Hadi Hün'dür. İkinci oyunu "Mucize" de birkaç replik söyleme şansına da nail olan Ayral, Muhsin Ertuğrul aracılığıyla sinemaya da adım atar. "Bataklı Damın Kızı Aysel" den başlayarak 15 yıl Ertuğrul'un yardımcılığını da üstlenen Ayral, küçüklü büyüklü pek çok role imzasını atar. Tiyatroda da sağlam adımlarla ilerleyen Ayral, özellikle komedyalarda canlandırdığı tiplerde yakaladığı başarıyla öne çıkar. Şehir Tiyatroları'nda, 'Lüküs Hayat', 'Kral Lear', 'Fizikçiler', 'Bir Komiser Geldi', 'Cyrano de Bergerac' ve 'Tartuffe' gibi çeşitli oyunlarda unutulmaz kompozisyonlar yaratan Ayral sinemada da 'Şehvet Kurbanı', 'Eşkıya', 'Hamam' ve 'Mektup'un aralarında bulunduğu yaklaşık 150'nin üzerinde filmde rol almıştır. Ayral, 1950-75 arasında İtalyanların ünlü komedyeni Toto'yu konuşarak, dublaj sanatında da ustalığını gösterir. Yıllarca emek verdiği Şehir Tiyatroları'ndan 68 yaşında yaş haddinden emekli olduktan sonra da tiyatrodan kopmayan Ayral Nejat Uygur ve Ahmet Uğurlu ile çalışır. Bir süre sessizlik dönemine giren Ayral, Şehir Tiyatroları'nda 'Huzur' oyunuyla kurumunda yıllar sonra yeniden seyirci karşısına çıkar. Sanatçı sonra da Müjdat Gezen'in sahnelediği 'Hababam Sınıfı'nda rol alır. Aralarında İstanbul Tiyatro Festivali Onur Ödülü de olmak üzere sayısız ödülle onurlandırılan Ayral, 6 Haziran 2004 de aramızdan ayrılmıştır.

REŞİT GÜRZAP ( 1912 - 1990 )

1912 yılında İstanbul'da doğan Reşit Gürzap,1926 yılında amatör olarak başladığı tiyatroya 1932 yılında Süreyya Opereti'nde "Şatırzadeler" adlı oyunla profesyonel olarak devam eder. 1934 yılında girdiği Şehir Tiyatrolarında Müzikli oyunlar ve Komedilerde büyük başarılar gösterir.Gürzap'ın Şehir Tiyatrolarında oynadığı oyunlardan bazıları Deli Dolu,Lüküs Hayat,Bir Kavuk Devrildi,Pazartesi-Perşembe,Leblebici Horhor,Onikinci Gece,Zenciler,Yarasa'dır. Sinemada da pek çok karakteri canlandıran Gürzap'ın Nasreddin Hoca Düğünde, Yanık Kaval,Fedakar Ana,İstanbul'un Fethi,Hıçkırık,Savunma,Afife Jale ,Gönül Garip Bir Kuştur oynadığı filmlerden bazılarıdır.Reşit Gürzap 9 Temmuz 1990 da aramızdan ayrılmıştır.

S.GÜNAY AKARSU / 1933 - 30 KASIM 1982

TOPLUMCU TİYATROYA ADANMIŞ BİR YAŞAM;

S.GÜNAY AKARSU

"...Hiçbir şey parça parça değildir, her şey birbirini etkiler, her şey birbiriyle bütünlenir ancak. Dolayısıyla tiyatrocu da içinde yaşadığı toplumun verileriyle belirlenir, içinde yaşadığı toplumun koşulları uyarınca görev yüklenir."

Yukarıdaki satırlar 1972 yılının 17 Mart günü "Demokrat İzmir" gazetesinde "Tiyatrocunun Sorumluluğu" başlıklı " Bilenle Konuşmalar" dizisi içinde yer aldı. " Bilen" S.Günay AKARSU'nun iç diyaloguydu.

Yazı dizi şöyle sürüyordu;

" O görev de her yurttaşın göreviyle aynıdır aslında. Yurdumuzun daha ileriye, yurdumuzda yaşayan insanların daha mutluluğa ulaşması için çabalamak. Bir doktor, bir mühendis, ne bileyim ben, bir öğretmen gibi..."

Bu sözler zamanımızdan tam 40 yıl önce kaleme alınmıştır. Değişen nedir ?

" İnsan olan tiyatrocu gözlem, algılama, düşünme, yargılama işlemlerini çağının gerisinde kalma hakkı olmadığı için yapmak zorundadır. Bilmeyen, gerçeklere gözlerini kapayan, düşünmeyen, öğrenmeyen kişi 'yaya' kalır. Ne kendine yararı dokunur ne de bize."

Yaklaşık 2 çeyrek asır önce sanki bir 'kehanet'miş gibi dile getirilen bu sözlerin sahibi 30 Kasım 1982 günü yaşamdan 48 yaşında ayrılan S.Günay AKARSU idi. Yaşasaydı 79 yaşında olacaktı. O çağa ayak uydurma çabasında tiyatrocularımızdan sadece üzerlerine düşeni yapmalarını, bunun yeterli olacağını, onlardan daha fazlasını beklemediğimizi yıllardır vurgulamıştı. O bu çabasında aralıksız sürdürmeyi, ayak bağı olanların eskimişliklerinin, tükenmişliklerinin iyice ortaya konmasında onların bu yolda zararsız kılınmasını istiyordu. Bunu daha çabuk, daha sağlıklı ilerleyecek tiyatromuzun kendi kişiliğine bir an önce kavuşması için istiyor çaba harcıyordu. S.Günay AKARSU toplumda hiçbir şeyin soyutlanmadığını, bütünden koparılıp ayrılamayacağının altını defalarca kara kalemle çizdi. Dikkat çekmeye çalıştı.

Bir ülke düşünün ki, yurttaşlarından toplanan vergilerden oluşan 'hazine parasını' parasını zimmetine geçirmiş ve mahkum olmuş birisinin ismini bir bilim mekanı olması gereken üniversiteye, Vatanı 'vatan cepheleri' adı altında parçalayıp, insanlarını yoksullukla ezip dış güçlerin uşağı olarak köleleştirenin adını üç büyük şehirden birinin havalimanına, gençleri birbirine kırdırıp sendikaları, işçileri, öğretmenleri, öğrencileri 'fidanları' asanı, işkence altında eziyete mahkum edenin ismini kışlalara-okullara- caddelere verildiği memleketin birinde sanatı emekçinin hizmetine emeğin katılımına sunarken " Devlet Yardımı- elitist kültür festivallerini" protesto edip, Yurdumuzda ilk tiyatro dergisi "OYUN" u ardından "TİYATRO 70" i yayınladığı için cezalandırılan ve yazdığı " Özel Tiyatrolara Devlet Yardımı Üstüne Kuramsal Düşünceler" adlı yazısının ülke genelinde dağıtılan bir İstanbul Sanat dergisinde yayınlatamayan, yazısının yayınlanmayacağını öğrenince " Ben yazmıyorum sanıyordum, meğer yazdırılmıyormuşum" diyen S.Günay AKARSU'nun bu yazısı 1983 Ocak ayında maalesef aramızdan ayrıldıktan sonra değerli insan, namuslu vatandaş, kıymetli yurttaş Sayın Ahmet SAY'ın yönettiği TÜRKİYE YAZILARI dergisinde yayınlandı.

Bu yazısında S.Günay AKARSU;

" Ülkede yönetim herhangi bir sanat dalında, diyelim tiyatroda destekleme gereksinimini neden duyar ? Ya da soruya tersinden soracak olursak özel tiyatrolar neden devletten yardım isterler ? " diye çift yönlü bir soru ile karşımıza çıkar. O yıllardan bakarsak bugün geldiğimiz sorunlar yumağının ipuçlarını tek tek yazısında ele alır. Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları, TRT güldürüleri (!), seyircisiz salonları, seyirci sıkıntısı çekmeyen sanat (!) faaliyetlerini birer birer dile getirir.

Tabiî ki bu durum, yaşam boyu emek verdiği tiyatronun sorunlarının emekten yana, emekçiden yana namuslu toplumcu taraf olarak yaşamının eksenini bu doğrultuda sanata, tiyatroya adamış bir düşün insanının MERHABA sına, sert bir yanıt olarak engellerle-karartmalarla örtülmeye çalışılmasıdır.

Ama bu toplumda kötülerin karşısında ve onlardan daha çok yürekli, daha korkusuz, daha ilerici, daha aydınlık -daha yurtsever, halkını ve yurttaşlarını seven, onları gözeten onların iyiye- güzele-mutluluğa kavuşmasında olanaklar ölçünde katkıyı esirgemeyen bir kesimde cesur ve bilinçli olarak mücadeleye katılmaktadır.

S.Günay AKARSU'nun 1957 den 1982 ye değin dünya görüşü doğrultusunda bir yazı yöntemi geliştirerek uyguladığı tiyatro yazılarının yer aldığı " TOPLUMCU TİYATROYA ADANMIŞ BİR YAŞAM S.GÜNAY AKARSU" adlı eser kurucusu ve yöneticisi olduğu " MERHABA GÖSTERİ TOPLULUĞU" üyelerince yayınlanmış ve 2010 yılında Devrimci İşçi Sendikaları (DİSK) Abdullah BAŞTÜRK "İşçi Edebiyatı Ödülü" ne layık görülmüştür.

Belki ismi bir üniversiteye, bir havalimanına, bir kışlaya, bir cadde veya sokağa verilmedi. Onun adı şu anda emeğe, emekçiye, ileriye, aydınlığa karşı mücadele veren mütevazi ama yaptıkları sanatla pırıl pırıl ışıklı yüzlerin ve heyecanlı yüreklerin katıldığı "ÖZGÜRLÜK Tiyatrosu", "İNSANCIL Tiyatrosu" vb. salonlarda yer alıyor.





Dündar İNCESU

Merhaba Gösteri Topluluğu Üyesi


 

 

 

 

Dünya Tiyatro Günü Üzerine Günay Akarsu İle TRT'de Yapılan Söyleşiyi aşağıdaki videodan seyredebilirsiniz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Video: 

SAVAŞ DİNÇEL (1942 - 2007)

Savaş Dinçel, 1942 yılında İstanbul'da doğdu. İlkokulu Koca Ragıp Paşa İlkokulu'nda okuduktan sonra eğitimine İstanbul Erkek Lisesi'nde devam etti. Ardından İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Tiyatro Bölümü'ne başladı. Tiyatro eğitimine devam ederken bir yandan da karikatür çizmekteydi. 1962 yılında girdiği İstanbul Şehir Tiyatroları'ndan ,1980'de sıkıyönetim ilan edilmesi ve 1402 sayılı yasa gereğince uzaklaştırıldı.
Bir dönem Güldürü Eğitim Merkezi'nde ve Günaydın Gazetesi'nde karikatürist olarak çalıştı. Günaydın Gazetesi'ndeki "Tonton" adlı karikatürü ile tanındı. Münir Özkul Tiyatrosu, AST Tiyatrosu, GEN-AR Tiyatroları'nda çalışan Dinçel, Müjdat Gezen'le birlikte Miyatro Vatandaş Tiyatrosu'nu kurdu. Bir süre sonra Şehir Tiyatroları'na geri dönen Dinçel, iki tane karikatür sergisi açmıştır. 1997 yılında "Kurtuluş" , 1998 yılında "Cumhuriyet" adlı sinema filmlerin de İsmet İnönü'yü canlandırdı.  "Dar Alanda Kısa Paslaşmalar" adlı filmde canlandırdığı "Hacı" karakteriyle 8. ÇASOD Film Ödülleri (2001) ve 22.Siyad Türk Sineması Ödülleri'nde (2000) "En İyi Erkek Oyuncu" , 2000 Yılında "Sersem Kocanın Kurnaz Karısı" adlı oyunda ki rolüyle Afife Jale Ödüllerinde "Yılın En Başarılı Müzikal ya da Komedi Erkek Oyuncusu" ödüllerini aldı.Bir çok oyunda rol alan ve oyunlar sahneye koyan Savaş Dinçel'in  "Uçurtmanın Kuyruğu" "Gürültülü Patırtılı Bir Hikaye" gibi oyunları da bulunmaktadır.Şehir Tiyatrolarında en son "Yaprak Dökümü" adlı oyunda oynayan  Savaş Dinçel , emekli olduğu 2007 yılında geçirdiği bir rahatsızlık sonucu aramızdan ayrılmıştır.

SUNA PEKUYSAL ( 1933 - 2008 )

"SAHNEDE ÖLMEK İSTİYORUM"
Asıl adı Suna Belener olan Suna Pekuysal 24 Ekim 1933 de İstanbul'da doğdu.İstanbul Belediyesi Konservatuarı Şan-Bale bölümünde öğrenim görürken 1949 yılında Kadri Ögelman'ın yönettiği "Artist Aranıyor" adlı oyunla İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu'na girdi.1952 yılında Şehir Tiyatrosu'nun Dram bölümüne geçen Pekuysal aynı yıl Talat Artemel'in yönettiği "Can Yoldaşı" filmiyle sinemaya başladı. 1953 yılında Muhsin Ertuğrul'un yönettiği İlk renkli Türk filmi olan "Halıcı Kız" da oynadı.1964 yılında yine Şehir Tiyatrosu'nda oyuncu olan Ergun Köknar ile evlendi.Çiftin 1973 yılında Sait Ali isimli oğulları dünyaya geldi.Pekuysal 1979 yılında Fakir Baykurt uyarlaması "Tırpan" oyunundaki "Ulagış Nine" rolüyle 1980 yılında Avni Dilligi ve Ulvi uraz ödüllerini aldı.1984 yılında Şehir Tiyatrosunda Rey kardeşlerin "Lüküs Hayat" adlı operetinde rol aldı.11 yıl oynadığı "Zeynep" rolüyle 1986 da Sanat Kurumu ödülü,1987 de İsmail Dümbüllü ödülüne layık görüldü.1998 yılında Şehir Tiyatrosu'ndan emekli olan Pekuysal yine Şehir Tiyatrosu'nda Konuk olarak Ahududu,Hasır Şapka,Sultan gelin adlı oyunlarda oynadı.Yaşamı boyuca 250'ye yakın tiyatro oyunu 100'e yakın sinema filmi'nde oynayan Pekuysal 22 Temmuz 2008 günü aramızdan ayrıldı.

VASIF ÖNGÖREN ( 1938 - 1984 )

Vasıf Öngören 1938 yılında Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinde doğdu.Brecht'çi tiyatronun biçimsel özelliklerini, epik tiyatro yöntemini Türkiye'de ilk kez uygulayan dramuturg olan Öngören, 1958 yılında İstanbul Üniversitesi Gençlik Tiyatrosu'nda tiyatro çalışmalarına başladı. 1962’de İstanbul Üniversitesi Jeofizik Bölümü'nü yarıda bırakarak Berlin’e gitti.

Berlin'de Frei Üniversitat Theater Wissenschaft (Felsefe Fakültesi’nin Tiyatro Bilimleri) bölümüne yazıldı ve Berliner Ensemble’da Manfret Wekwert’in reji çalışmalarına katıldı. Böylece, Epik Tiyatro'yu kaynağından öğrenme olanağı buldu. Türkiye'ye döndükten sonra Ankara ve İstanbul tiyatrolarında oyunculuk yaptı.

1965 yılında, daha sonra Almanya Defteri adıyla tekrar yazacağı, ilk oyunu Göç'ü yazdı. Bu oyun, İstanbul Uluslararası Tiyatro Şenliği'nde Gençlik Tiyatrosu tarafından sergilendi. İkincilik ödülü aldı.

1966–68 yıllarında askerliği sırasında ünlü oyunu Asiye Nasıl Kurtulur?'u yazdı. 1969'da Halk Oyuncuları'nda profesyonel oyunculuk yaptı, çeşitli gazetelerde estetik, sanat, kültür sorunları üzerine yazılar yazdı. Aynı sene Ankara Birliği Sahnesi'ni kurdu.

1970 senesinde Ankara Birliği Sahnesi'nde ona ülke çapında bir ün sağlayacak olan "Asiye Nasıl Kurtulur?"u sahneledi. Oyun Rusça, Azerice, Kazakça, Yugoslavca ve Fransızca'ya çevrildi.

1971'de Brecht'in "Adam Adamdır" oyununu yönetti. "Göç" oyununu "Almanya Defteri" adıyla tekrar yazdı. "Asiye Nasıl Kurtulur?" İstanbul'da Dostlar Tiyatrosu'nda oynandı.

12 Mart askeri darbesinden sonra Halil Ergün, Erdoğan Akduman ve Mustafa Alabora ile birlikte ″gizli örgüt ″ kurmak suçuyla tutuklandı. Askeri mahkemece altı yıl sekiz aya mahkum oldu. İki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974 genel affıyla serbest kaldı. Hapishanede "Oyun Nasıl Oynanmalı?"yı yazdı.

1976'da İstanbul Birlik Sahnesi'ni kurdu. Brecht'in "Faşizmin Korku ve Sefaleti" ve "Sezuan’ın İyi İnsanı" oyunlarını yönetti.

1977'de "Zengin Mutfağı" oyununu ilk kez sahneledi. Oyun "İsmet Küntay Ödülü" dahil 4 ödül kazandı. Aynı sene kızı Aslı Öngören'e adadığı masal kitabı "Masalın Aslı"nı yazdı. Bu kitap 1978'de Almanya'da Almanca olarak basıldı.

1979'da Nazım Hikmet'in "Memleketimden İnsan Manzaraları" kitabından oyunlaştırdığı "1941-42’den İnsan Manzaraları" adlı oyunu Birlik Sahnesi'nde sahneledi. Aynı yıl, "Oyun Nasıl Oynanmalı?" Ankara Sanat Tiyatrosu tarafından sahnelendi.

1980 yılında yurtdışına çıkan Öngören, Batı Berlin ve Amsterdam'da çalışmalarını sürdürdü.

Vasıf Öngören 14 Mayıs 1984 yılında Amsterdam’da ani bir kalp krizi sonucu 46 yaşında hayatını kaybetti.(wikipedia.org dan alınmıştır)

(Fotoğraf:Mehmet ÜNAL)


ZİHNİ KÜÇÜMEN ( 1929 - 1996 )

16 Şubat 1929 da İstanbul da doğan Zihni Küçümen 1946 da Kabataş lisesini,1950 de İ.Ü.Ed.Fak.Türk Dili Bölümünü Bitirdi.1946 da "julius Sezar" adlı oyunla Şehir Tiyatrolarına oyuncu olarak girdi.1963-65 yılları arasında Fransa'ya giderek Planchon ve Barrault gibi tiyatro ustalarının yanında çalışmalar yaptı.1965 yılında "Altın Yumurtlayan Horoz" oyunuyla Ulvi Uraz Tiyatrosuna katıldı.Bir dönem sonra tekrar Şehir Tiyatrolarına dönen Küçümen Dostlar,Gazanfer Özcan-Gönül Ülkü Tiyatrolarında da oyunculuk ve yönetmenlik yaptı.Bir çok oyun,roman ve düşün kitabını dilimize kazandırdı.1940-50'li yılların Ortaköy'ünü bir çocuğun gözünden anlattığı "Si Minör Ortaköy" adlı kitabı yazdı.Kupa Kızı,Çıplak Vatandaş,Av Zamanı,Aşık Oldum gibi Sinema filmlerinde de oynayan Zihni Küçümen 26 Haziran 1996 da aramızdan ayrıldı.

ÖZDEMİR HAN ( 1932 - 1997 )

İ.GALİP ARCAN ( 1894 - 1974 )

1894 yılında İstanbul'da doğan Arcan , Askeri Rüştiye'de okurken 1909 yılında eğitimini yarıda bırakarak Ahmet Fehim Efendi'nin topluluğunda "Tabib-i Aşk" adlı oyunla oyunculuğa başladı. 1910 yılında Burhanettin Tepsi'nin kurduğu "Burhanettin Tiyatrosu"na katılarak Selanik'e turneye gitti.1914 yılında Darülbedayi'ye giren Arcan, burada bir süre yöneticilik ve oyunculuk yaptıktan sonra 1920 yılında Fransa'ya giderek Andre Antuan'ın ve Fransa Eğitim Bakanlığı'nın desteğiyle tiyatro konusunda araştırmalar yaptı, Comedie Francaise ve Theatre Odeon da çalıştı.1,5 yıl sonra Türkiye'ye dönen Arcan , Raşit Rıza Topluluğu'na girerek burada oyunculuk yaptı.1923 yılında ikinci kez Fransa'ya gitti.1925 yılında tekrar Türkiye'ye döndü ve Muhsin Ertuğrul'un kurduğu "Ferah Tiyatrosu"na girdi.Topluluğun dağılmasından sonra Almanya'ya giden sanatçı , Alman Tiyatrosu üzerine incelemeler yaptı,bir kaç sinema filminde rol aldı.Türkiye'ye dönünce Şehir Tiyarosu'na giren Arcan oyunculuk,yönetmenlik,çevirmenlik,oyun yazarlığı'nın yanı sıra 1932-42 yılları arasında Konservatuarda hocalık'ta yaptı.Bir çok oyun yazan,çeviren ve adapte eden Arcan'ın "Tiyatroda Makyaj" "Tiyatroda Diksiyon" kitaplarının yanı sıra "Benim Romanım Şiir-Miir" "Yaş 70"  isimli şiir kitaplarıda bulunmaktadır. Bican Efendi Vekilharç,Bir Millet Uyanıyor,Aysel Bataklı Damın Kızı,Büyük Sır gibi sinema filmlerinde de rol alan Arcan 1974 yılında aramızdan ayrılmıştır.