NÜVİT ÖZDOĞRU SERGİSİ

NÜVİT ÖZDOĞRU (1925-2002)

 

Nüvit Özdoğru 1925 yılında İstanbul'da doğdu.1946 yılın da Robert Kolej'in Edebiyat bölümünden mezun olan Özdoğru, 1948 yılında Amerika'ya giderek orada yedi yıl kalmış,Washington Devlet ve Winsconsin Üniversitelerinin Dil,Hitabet ve Tiyatro Fakültelerinde yüksek öğrenim ve ihtisasını tamamlamıştır.Amerika'daki öğrenimi sırasında Ahmet Kutsi Tecer'in KÖŞEBAŞI piyesini İngilizceye tercüme etmiş,dekorlarını çizmiş,sahneye koymuş ve baş rolü oynamıştır.Öğrenimi süresince Amerikada üç defa yılın en iyi aktörü seçilmiştir.İhtisasını bitirdikten sonra Amerika içinde "Modern Türkiye" konulu bir konferans turnesine çıkmış radyo,televizyon ve filmlerde yazar,oyuncu ve spiker olarak çalıştı.1955 yılında Kore'de askerlik görevini tamamlayan Özdoğru,geçirdiği bir boğaz rahatsızlığı neticesi iki yıl konuşamadı.Özdoğru bu zaman zarfında "TÜRKÇEMİZ" adlı dil kitabını yazdı.1959'da "Yaramaz Çocuk" adlı oyunla Şehir Tiyatroları'na girdi.Şehir Tiyatroları'nda ve Radyoda oyunculuk ve yönetmenlik yaptı.Çeşitli sahne ve radyo oyunlarını dilimize çeviren Özdoğru,Tecer'in Köşebaşı , Taner'in Keşanlı Ali Destanı adlı oyunlarını ingilizceye çevirdi.1966'da Siğil Taş Olsa adlı şiir,taşlama,devşiri kitabını yazdı.1976'da Yasak Topraklar'la Ankara Sanatseverler Derneği "Çeviri Oyun" ödülünü,1978'de Bir Daha Oyna 1984' Amadeus adlı oyunlarla Avni Dilligil ödüllerini kazandı.1982 yılında Şehir Tiyatrolarından emekli olan Özdoğru çeşitli dergilerde resim ve müzik sanatı üzerine eleştri ve incelemeler yazdı,dizi ve sinema filmlerinde oynadı.Özdoğru geçirdiği bir beyin kanaması sonucu hayatını kaybetti.

 

BİZ NÜVİT'İ GEÇEN HAFTA YİTİRMEDİK - ÜLKÜ TAMER

"Bizim zamanımızda çağdaş sanat denildi mi Manet'den başlanır, Cezanne'a geçilir, oradan kübistlere atlanır, Picasso'nun öteki dönemleri üzerinde durup Mattise de yeterince övüldükten sonra soyutçularda karar kılınırdı. Şaşmaz bir kalıptı bu." Bunlar Nüvit Özdoğru'nun sözleri. Onun Milliyet Sanat dergisinde yayımlanan yazılarını okuyor musunuz? Doğrusunu isterseniz, ben okumuyordum. Geçenlerde 10-15 kadarını topluca okuma olanağını yakaladım. Neden daha önce okumamışım diye hayıflandım. Sözünü ettiği o 'şaşmaz kalıp'ın dışına çıktığımı gördüm. Özdoğru bir yazısında şöyle diyor: "Hintli Müslüman ressam Husain'den söz etmiştik. O sayıyı, kalktım, bir ressam arkadaşa hediye ettim. Yazımı okumamış. Nedenini sorduğumda, 'Ben o ressamı tanımıyorum ki...' dedi." Sizi bilmem ama benim aklımın almayacağı bir şey. Daha önce bilmediğiniz bir sanatçıyı tanımaktan daha keyifli ne olabilir ki! Gustave Caillebotte, Carel Fabritius, Robert Motherwell, Jasper Johns, Xal Solar, Peder Severin Kroyes, Edvard Petersen, Albert Edelfeit, George Bellows, George Luks, John Sloan... Resim konusundaki bilgisizliğime verin, bu adları daha önc eduymamıştım bile. Nüvit Özdoğru, onları tanıttı bana. Çağlarıyla, dünyalarıyla ilişkilerinin altını çizerek. Keyifli bir anlatımla. Yeni güzellikler kazandırdı. ............Yukarıdaki satırları yaklaşık beş yıl önce yazmışım. O yazımda sadece bir yanına değiniyordum Nüvit'in. Aslında o çok yanlı değil, çok yönlü bir insandı. Resim yapardı; uzmanlık sınırına dayanmış bir müzik dinleyicisiydi; kılı kırk yaran bir çevirmendi; titiz bir dilciydi; usta bir oyuncuydu. Türkçeyi iyi bilen, doğru kullanan yazarlardan biriydi. Sadece öztürkçe kelimelere sığınarak, 'hislerine hakim olamadı' yerine 'duygularına yargıç olamadı' gibi dil mucizeleri yaratanlar 'eski kafalı' damgasını vurmuşlardı ona. Oysa Nüvit, güzel dili sadece kelimelerin oluşturmadığını biliyor, ayrıntılara, ayrımlara inerek inceliklere dikkat çekiyor, yanlışları gösteriyordu. "Titiz bir dilciydi," dedim. Her konuda, her alanda titizdi. Çok iyi bildiği Shakespeare için bile, televizyonda beş dakika konuşma yapmadan önce sınavlara hazırlanan bir öğrenci gibi çalıştığına tanık oldum. Üç-beş kitap alabilmek için uyduruk dizilerde üstlendiği kısacık rollerine Kral Lear'e hazırlanır gibi hazırlandığını gördüm. Bu titizliği günümüz Türkiye'sinde ona yalnızlıktan başka ne getirebilirdi? Hayal kırıklıklarından başka ne kazandırabilirdi? Biz Nüvit'i geçen hafta yitirmedik. Onu çok daha önce toprağa vermiştik.
 
 
Bu yazı Ülkü TAMER'in 26/02/2002 tarihli Radikal Gazetesindeki yazısından alınmıştır