MÜZEDEN HABERLER


*"HATIRALAR GALERİSİ" bölümümüz açıldı.

*Yavuz PEKMAN "BİR GÜZEL YAYGARA" başlıklı yeni yazısıyla tiyatromuzesi.org'da

*Levend YILMAZ tiyatro tarihimize ışık tutan yazılarına devam ediyor. "ADANA BELEDİYESİ ŞEHİR TİYATROSU" tiyatromuzesi.org'da

*"AVNİ DİLLİGİL SERGİSİ" açıldı.

* "SAHNE ARKASI" bölümümüz açıldı.Fotoğraflar menüsünden bu bölüme ulaşabilirsiniz.

*Sitemize üye olarak yeni gelen eserlerden haberdar olabilir,ana sayfadaki yazılara yada müzemizdeki eserler için yorum yazabilirsiniz.






tiyatromuzesi.org günlüğü

 

Türk Tiyatrosu'nun bir klasiği varsa, o da herhalde Keşanlı Ali Destanı'dır. Özdemir Nutku'nun deyişiyle "Türk tiyatrosuna gideceği yolu gösteren" bir dönüm noktasıdır Keşanlı. Bu öncü rol için pek çok neden sayılabilir. Belki o güne dek görülmemiş özgün ve yerli bir tiyatro dili meydana getirmesi, belki kendisinden sonraki tiyatro insanlarını peşinden sürüklemesi, belki tiyatromuzun en fazla sahnelenen eserlerinden biri olması, belki ilk epik müzikli oyun olarak adlandırılması, belki geleneksel tiyatromuzun yeniden tanınması ve çağdaş bir formla izleyiciye geri dönmesini sağlaması... Ama en önemlisi, tiyatro tarihimizin, edebiyatımızın ve seyircimizin zihninde edindiği yer, tiyatro deyince akla ilk gelen oyunlardan biri olması, günümüzün moda deyimiyle bir markaya dönüşmüş olması...

 

Keşanlı Ali Destanı'na bu başarıyı kazandıran oyunun yazarı Haldun Taner'den başkası değil elbette. Ancak Keşanlı, Taner'i de aşarak, başlı başına bir kült haline geldiyse, bu başarıda Gülriz Sururi ve Engin Cezzar'ın da payını unutmamak gerekir; onlar Keşanlı'yı, Keşanlı da onları büyüttü, ilerletti, bugünlere getirdi... Taner de oyuna yazdığı önsözde bu görüşü destekliyor: "Bu başarıda, bestecinin, rejisörün, dekoratörün, ışıkçının, kostümcünün, 42 sanatçı ve teknisyenin ayrı ayrı her birinin elbirliği ve anlayışlı uyumunun, en az yazarı kadar, eşit payı vardı. Keşanlı o tarihten sonra bir tiyatro olayı oldu".

KEŞANLI ALİ DESTANI

 

Keşanlı Ali Destanı 15 Şubat 1964'te provaya girdi. Genco Erkal'ın yönetmenliği, Duygu Sağıroğlu'nun sahne düzeni ve Yalçın Tura'nın müzikleriyle, yaklaşık bir buçuk ay sonra, 31 Mart 1964 gecesi, Karaca Tiyatro'da seyircilerine merhaba dedi. Oyunun müzikleri, prömiyer günü saat 4'te tiyatroya geldi, ancak iki üç saatlik bir provayla maestro Kapoçelli tarafından güç bela yetiştirildi. İkinci perdenin dekoru saat yedi olmasına rağmen hala tiyatroya gelmemişti. İlk perde oynanırken Aydemir Akbaş sahne arkasında dekorları yapıyor, bir yandan da Sipsi Selim'i oynuyordu. Ama her şeye rağmen Keşanlı olağanüstü bir coşkuyla karşılandı, büyük sükse yaptı. Oyunun ilk akşamını Gülriz Sururi şu sözlerle anlatıyor: "Alkışlar bitmek bilmedi o gece. Perdeci açıp kapamaktan yorulmuştu perdeyi. Oyuncular yeniden geliyor sahneye. Perdenin açılıp kapanmasına gerek kalmamış, seyirci alkış temposuyla açıp kapıyor perdeyi sanki. Sonunda Haldun Taner'i ve Yalçın Tura'yı çağırıyoruz sahneye biz sahnedekiler. Ve Haldun Taner sahneye geliyor. Seyirciyi selamladıktan sonra eliyle bitmeyen alkışları zorla durdurup konuşuyor ve diyor ki:


- Bu alkışlarınız yalnız yazara olamaz. Keşanlı Ali öyle bir bütün haline geldi ki bu gece, artık onu yazarından, müzikçisinden, kahramanlarından, en ufak rolü üstlenen oyuncusundan teknisyenine kadar birbirinden ayıramayız. Demek ki bu bir tiyatro olayıdır ve tüm ekibin ortak başarısıdır. Keşanlı Ali Destanı'nın büyük şansı bu ekiple buluşmasıdır bence. "


Oyun bitip seyirciler evlerine döndükten sonra, ekip bütün yorgunluğunu, gerginliğini yine bir arada, önce fuayede, sonra da gittikleri Nişantaşı Kulüp B'de attı. O saatleri yine Sururi'den dinleyelim: "O gece sarhoş olduk. Tüm Keşanlı ekibi ve dostlarımız, tiyatromuzun dostları. Oyundaki dansları kendimiz için oynadık fuayede. Yaşamım boyunca böylesi sarhoş olmamıştım. Zafer sarhoşluğuydu bir yerde bu. Engin'le fuayede halay çekiyorduk kan ter içinde, ertesi günkü oyunu unutmuşçasına. Bağıra bağıra şarkı söylemekten sesim kısılmıştı o gece. İlk Türk müzikali doğmuştu o gece."

 

Keşanlı Ali Destanı tiyatromuzda başka birçok ilke imza attı. Bu ilklerden kayda daha az geçenleri, biletleri karaborsaya düşen ilk oyun olması, ilk kez yurtdışı turnesi yapan bir özel tiyatro yaratması, basında en fazla yer alan yerli oyun haline gelmesidir belki de. Bir de Gülriz Sururi ve Engin Cezzar'ı bu derece sarhoş ve meşhur eden ilk eser olarak bilinmesi...

Yavuz PEKMAN

KEŞANLI ALİ DESTANI

 

Keşanlı Ali Destanı'nın prömiyeri sonrası yazar Haldun Taner ve ekip Nişantaşı Kulüp B'de eğlenirken. 31 Mart 1964. (Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Memet Akan, Genco Erkal, Aydemir Akbaş, Umur Bugay, Hüseyin Salcı, Aylin Çobanoğlu, Gönülden Peksoy, Ani İpekkaya, Çetin İpekkaya)

 

 

 

Tiyatroya saldırı, ülkemiz sahne sanatçılarının, bitmeyen kötü kaderidir. Sanki başka dertleri yokmuş gibi, memleketimizin bu çilekeş sahne insanları, tarihleri boyunca, sözlü, yazılı ya da fiili saldırılara maruz kalmışlar; çeşitli kesimlerden gelen bu saldırılar, kimi politik, kimi kritik, kimi demokratik, kimi de erotik nedenlerle sahne sanatlarımızı tehdit eder olmuştur. Oyun sırasında sahneye çıkmadan, otobüs taşlamaya, linç girişiminden, tiyatro yakmaya, tiyatroyu işgal etmeden, hanım oyunculara tasalluta, sahneye yumurta, domates, portakal, pet şişe hatta taş atmaya kadar, sahne sanatçılarının başına gelmeyen kalmamıştır bu ülkede. Bilemediğimiz kimbilir daha neler?

 

Vasfi Rıza Zobu anılarında sahneye ilk fiili saldırının 1948'de, Tepebaşı Dram Tiyatrosu'nda, Düşman piyesi sırasında yaşandığını söylüyor. Bunun ilk saldırı olup olmadığını tespit etmek zor. Zira Osmanlı Dönemi'nde sahnenin her türlü saldırıya açık olduğunu, seyircilerin henüz tiyatro adabına vakıf olmadığını biliyoruz; üstelik Galata'daki gibi pek çok salaşta oynanan oyunlarda neler yaşandığını saptamak mümkün değil. Zaten her türden müdahaleye açık olan geleneksel tiyatroyu saymıyorum bile. Yine de, Vasfi Rıza'nın bu tespitini, kapalı, örgütlü ve belli bir seyir düzeni içine girmiş, "edep erkan bilen", nispeten modernleşmiş bir tiyatro ortamı için, doğru kabul edebiliriz.

 

Vasfi Rıza bu üzücü olayı şöyle anlatıyor: "Nisan ayının başında, Dram Tiyatrosu'nda, Lütfi Ay'ın tercümesi olan Düşman piyesi oynanıyordu. İkinci perdede Kemal Gürmen'le Cahide Sonku'nun aşk meclisinde, Mithat Bayatlı isminde bir genç adam, ön sıradan ayağa kalkarak önce elindeki mecmuayı sahneye fırlatmış; sonra da 'burası tiyatro değil, kerhaneye döndü!' diye bağırmış. (Savcının iddianamesinde 'burası bir orospu yatağına döndü' kaydiyledir). Adamın gözü kararmış olacak, etrafından müdahale edenlerle becelleşmiş. Tabii sahne durmuş, perde kapanmış, herifi de yakalamışlar ve 'cürmümeşhut' mahkemesine götürmüşler. Hemen Kemal'le Cahide de hakarete uğradıklarını iddia ederek, Beyoğlu Ceza Mahkemesi'nde davayı açmışlar."

 

Böyle hazin bir olay karşısında, dünyanın neresinde olursanız olun, entelektüel bir refleks beklersiniz değil mi? Aydın, sanatçı, gazeteci, bilim adamı, herkesin saldırgana karşı bir tutum takınması, en azından eleştirmesi gerekir. Ancak ülkemizde saldırıyı savunanlar, arkasında duranlar, öyle ya da böyle mazur göstermeye çalışanların sayısı da az değildir. Saldırı sonrası yaşananları Vasfi Rıza'dan dinleyelim:

 

Dava sırasında anlaşıldı ki, adam bu işte yalnız değilmiş. Bir maksatla ve danışıklı olduğu açığa çıktı. Cumhuriyet ve Vatan gazeteleri tiyatroyu müdafaa ettiler. Ama gericilikte kıdemli olan Tasvir gazetesi sütun sütun yazılar yazarak tecavüz edeni hararetle savundu. Üniversite Talebe Birliği, çoğunlukla tiyatroyu tuttu. Geri kalan kısım Tasvir gazetesinin ağzını kullanarak ahlak kahramanını (!) himayesine aldı. Aleyhimize yayın yaptılar, mahkemede şehadette bulundular, öteye beriye mektuplar yazıp piyesi sahneden kaldırtma çabasına düştüler... Evvela müstehcen dediler. Sonra aile hayatına tecavüz ediyor iddiasında bulundular. Ve nihayet komünist propagandası teşhisi koydular ve bu vesile ile Muhsin'e atıp tuttular.

 

Muhsin'e atıp tutma programı Münir Hayri isminde bir yazar, şair, rejisör, heykeltıraş, operacı tiyatro muharriri, festival tertipçisi olan, böyle kurnaz bir kimse hazırladı. Hani, Ankara'da, o devrin 30.000 lirasıyla opera tertip edip, asabı bozulan Atatürk'ün, perde arasında tiyatrodan kaçmasına sebep olan; davetli yabancı elçiler için de eğlence konusu olan geceyi hazırlayan 'işgüzar'. İşte bu zat rivayete göre, Devlet Tiyatrosu Umum Müdürlüğü'ne göz koymuş. Muhsin'in ayağını kaydırıp kendi geçme çabasında olduğu, yine kendinden rivayet... Elinden ve dilinden geldiği kadar o da yazdı ve yazdırdı. Ama bir türlü olmadı, tutturulamadı. İki tarafın şahitleri dinlendi. Avukatlar uzun uzun müdafaalarını yaptılar. Savcı: 'Milli Eğitim Bakanlığı'nın tetkikinden geçen, Matbuat Genel Müdürlüğü'nden (sıkı sansürden) izni çıkan bir esere müstehcen denemez.' dedi ve tiyatro topluluk adabına sığmayan bu hareketin cezasını istedi.

 

Dört celse süren dava, 27 Nisan 1948 Salı günü adamın bir ay hapsi ve 30 lira para cezası ödemesi kararıyla sona erdi. Hakim kararı bildirir bildirmez, dışarılara kadar salonu doldurmuş bulunan kadın, erkek dinleyiciler alkışa geçtiler.

 

Bu okuduklarından sonra, "canım geçmiş gün, artık ilerledik, şimdi böyle şeyler olmuyor" diyen var mıdır bilmiyorum? Varsa da ya gündemi hiç takip etmiyor, ya olan biteni görmezden geliyor ya da başka bir gezegende yaşıyor demektir. Zira sahne sanatkarlarının bitmez tükenmez kör kaderi günümüzde de başlarına bela olmayı, hem de şiddetle sürdürüyor.

 

 

Foroğraf: Düşman Piyesi(A.P. Antoine) Çeviren: Lütfi Ay 1948 (Cahide Sonku ve Hüseyin Kemal Gürmen saldırının gerçekleştiği, ikinci perdedeki aşk meclisinde)

 

 

 

 

Alternatif

AVNİ DİLLİGİL

"SİZE EN SON BİR DEMET ÇİÇEK BIRAKIYORUM"

AVNİ DİLLİGİL

Alternatif
Video: 



Affedersiniz, kime hitap edeceğimi bilemediğim için baş tarafa o makamın adını yazamadım; fakat bu iyiliği yapacak makam kimse , Valilik mi, Belediye mi, Milli Eğitim mi, Başbakanlık mı, o makama hitap ediyorum ve diyorum ki;

BEN BİR TİYATRO İSTİYORUM. Bir Tiyatro binası lazım ; bu İstanbul şehrine her şeyden önce bir tiyatro binası lazım. Bu bina her şeyden daha mühim, hatta mezbahadan, halden, köprüden, hastaneden, hatta okuldan daha önemli.Onun için bu şehre bir tiyatro istiyorum.

Efendim, beyim, paşam; bir tiyatro, bir bina lazım.

2

İçerik yayınları

MÜZEYİ TAKİP EDİN

ŞEHİR TİYATROSU

KUMBARACI 50

İSTANBUL HALK TİYATROSU

TİYATRO KARNAVAL

SEMAVER KUMPANYA

TİYATRO KUMPANYASI

İSTANBUL KUMPANYASI

TİYATRO BOYALI KUŞ

ATÖLYE TATAVLA

HAYAL PERDESİ

Kullanıcı girişi